Bugün devrimci hareketin derinleşmesi gereken başlık şudur: Türkiye devrimci hareketi kime siyaset yapıyor? Kimin yıkıcı hareketi olarak güç kazanmak ve ayağını nereye basarak ülke çapında dövüşmek istiyor? Bir sınıfın belirli bir kesimi olabilir bu; bir toplumsal tabaka, bir mahalle dokusu, bir coğrafya, bir üretim alanı ya da sınıfın en güvencesiz kesimleri vb. olabilir. Ama mutlaka ayağını bastığı, gerçek ilişkiler kurduğu bir taban inşa etmesi şarttır

“Türkiye siyaseti yeniden şekillenirken sosyalist strateji” dosyasındaki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.
Dayanabilirsek kendi kendimizi eleştirelim/ Hikmet Kıvılcımlı
Sendika.Org’un devrimci hareketin gündemine “strateji” tartışmasını yerleştirmek isteyen çağrısını, “bakalım garp cephesinde değişen bir şey var mı” diye en başından itibaren dikkatli bir şekilde takip ediyoruz.
“Biz” diyorum çünkü, Türkiye Devrimci Hareketi’nin içerisinde, dışarısında, yanında, yöresinde “işlerin artık iyi gitmediğinin” farkında olan, “ne kadar zayıfladığımızı, daraldığımızı” bütün yakıcılığı ile hisseden ve “bu işi yaparsak sadece biz yaparız” mezhepçiliğini çoktan yitirmiş olan bir yekun mevcut. Mahir Çayan’ın veciz sözleriyle “samimi unsurlar”ın hemen hepsi, mevcut sol ortama itiraz edebilecek, örgütlerin içinden başlayarak birçok dengeyi sarsabilecek ve kendisini teslim olduğumuz ortalama solculuktan uzaklaştırabilecek bir çıkışın yolunu arıyor ya da bunu gerçekleştirecek birilerinin yolunu gözlüyor.
İşte böyle bir “ahval ve şerait” içerisinde devrimci hareketin gelecek stratejisini tartışmaya açmak, yalnızca aktüel olarak değil, başlangıç yerine işaret etmesi ve bir zihniyet dönüşümüne olanak tanıması vesilesiyle de oldukça önemliydi. Öyle ya, stratejiyi tartışmak bir yana, strateji ile ilgili temel devrimci külliyatı okumanın bile “siz hala bunları mı tartışıyorsunuz” ukalalıklarıyla karşılandığı günlerden geçiyoruz.
Elbette bu durum kabul edilebilir değil ancak sebepsiz de değil. Bu ilgisizlik, “devrimciliğin” “solcu muhalefetçilik” tarafından işgal edilmesinin bir sonucu. Çünkü stratejiyi tartışmak, “devrimin kendiliğinden olmayacağını”, bunun ancak iradi bir eylemle “yapılabileceğini” kabul etme durumudur. Kestirmeden söylemek gerekirse, devrim bir strateji meselesidir.
İşte bu devrimsizlikten ötürüdür ki stratejiden daha çok “gelecek dönem kampanyalarımız” üzerine konuşuyor, stratejiye değmeyecek biçimde ve bir anlamda alışkanlığa dönüşen kimi faaliyetlerimizi sürdürüyor, “hareket berekettir” diyerek gündelik bir dizi “yoğunluğun” içerisinde savruluyoruz.
Lakin halkımız doğru söylemiş: “Namazda gözü olmayanın ezanda kulağı olmuyor.” Bugün devrimde gözü olmayanlar, onun stratejisi ile de ilgilenmiyor. İşte böylesi bir ortamda stratejiyi tartışmak doğru bir başlangıç noktasıydı.
Durumumuz, kaba bir benzetmeyle, ölüm döşeğindeki generali kurtarma çabasına benziyor. Tartışmaya katılan herkes eksiksiz olarak böyle davrandı ve “hasta”ya iyi gelebilecek reçetelerini arka arkaya sıraladı. Üstelik öyle reçeteler yazıldı ki, kimsenin esastan birbirine itiraz edemeyeceği doğrular kapladı etrafımızı ve herkes o kadar çok doğru söz söyledi ki, sonunda yine “doğrulara” doyduğumuz bir tartışma çıktı ortaya.
Başta birleşik mücadele olmak üzere, kitle dinamizmine, isyan olanaklarına, büyük günlere hazırlanmanın önemi üzerine öyle sözlerdi ki, on yıl önce yazılsaydı da doğru olurdu; on yıl sonra yazılsa yine kimse itiraz etmezdi. Kimse kızmasın ama öyle oldu. En genel, en risksiz doğrular, büyük bir ustalıkla dile getirildi.
Fakat tartışmaya katılan büyük çoğunluk, bu ölüm döşeğindeki generalin “neden hastalandığını” gerçek anlamda sormadı, bu hastalığın nereye kadar ilerlediğini tahlil etmedi; dahası, önerilen reçeteleri hasta bünyenin kaldırıp kaldıramayacağı da düşünülmedi. Hatta kimileri, yataktaki felçli generalin kendisi olduğunun bile farkında değildi…
Haklı olarak, tüm bu tartışmaların odak noktasında gelecekte neler yapmamız gerektiği duruyordu. Peki, şu anda, şimdi, yapamadıklarımız neden cevapsız kaldı? Niye bu halkın nazarında, bunca sefalet ve yoksulluğun içerisinde kimsesiz kaldık? Vurmaktan ve vurulmaktan bahseden kadrolarımız nereye gitti? Nasıl oldu da devrimci hayatlarımız, kültür merkezlerinin ve parti binalarının arasına sıkıştı? Uzatmayacağım; okuyucular bunlardan çok daha fazlasını biliyor fakat kimse bu sorulara doyurucu cevaplar vermedi.
Yani strateji tartışmasındaki en önemli eksiklik şuydu ki, katılımcıların ezici çoğunluğu kendi kişisel, örgütsel ve önderliksel mevcut pratiğini sorgulamadan tartışmaları yürütmek istedi. Hal böyle olunca strateji tartışması, havada asılı kalan ancak ayakları bir türlü yere oturtulamayan, usta ellerden çıkmış bir heykelin azametini andırıyordu.
Bu yüzdendir ki, yazının ilerleyen kısmında devrimci hareketin olası stratejilerine dair bir tartışma yürütmeyeceğim. Zira bu yüksek siyasetin yüksek tartışmalarına geçmeden önce söylenmesi gerekenler var. Nereden başlamalıyız, yolun neresindeyiz, örgütlerimiz ve kadrolarımız ne alemde gibi sorular, bu başlıklardan bazılarını oluşturuyor. Geçtiğimiz günlerde tartışmaya katılan kıdemli devrimci Mehmet Güneş’in eski bir yazısındaki ifadeleriyle bu bölümü tamamlamak istiyorum: “Bizim mahallede karşı devrim oldu, haberiniz var mı?”
Türkiye devrimci hareketindeki bütün özneler gelecek dönemi tartışırken, Lenin’den devraldığımız bir metodolojiyle ilk olarak “ne yapmalı” sorusunu soruyorlar. Herhâlde bugüne kadar bu başlıkla yazılan makaleleri toplayacak olsak sayısı rahatlıkla on binlere dayanır. Ancak biraz daha yakından bakıldığında görülüyor ki, bugün bu sorunun gerçek karşılığı hiç olmadığı kadar “ne yapılmamalı” sorusuna verdiğimiz cevaplarla iç içe geçmiş durumda. Yani “ne yapmalı”ya bir cevap ararken, önce yapılmaması gerekenlerden kopmak gerekiyor.
Açık ki, bizde kronikleşmiş bir alışkanlık var: Olayları ve olguları tartışıyoruz, ama bunların öznelerinin kim olduğunu konuşmuyoruz. Oysa bunu açıkça ve en yakınımızdan başlayarak söylemek gerekiyor. Devrimci hareketin geleceğine ilişkin sayfalar dolusu yazıda bahsedilen sorunların kaynağı neresidir? Bahsedilen devasa ağırlıktaki başarısızlıkların muhatabı kimdir ve bu sorunları kim yaratmıştır?
Hepimiz Bolşeviklerin, RSDİP’nin tarihini ezbere biliyoruz. Sahi, bu tarihte her siyasal eğilimin, yenilgilerin, örgüt anlayışlarının temsilini bulduğu bir özne-şahsiyet yok muydu? Lenin niye ideolojiyi, politikayı, teoriyi ya da her neyi tartışıyorsa onu somutlaştırmayı tercih etti? Niye Plehanov’un, Martov’un, Kautsky’nin adını ezbere biliyoruz? Ya da neden Marx’ın bir dizi kitabında bizzat hasımlarının isimleri yer alır?
Çünkü bu bir yöntemdir. Başarısızlıkların, yenilgilerin, yanlışlıkların muhatabı vardır. Ve bazı şeylerin faturası da muhataplarına kesilmek durumundadır.
Öyleyse biz de aynı yönteme başvurarak şunu söyleyebiliriz: Bugün devrimci hareketin içerisine sürüklendiği etkisizlik, küçülmüşlük, zayıflık ve dağınıklığın temel sebebi, yaptığımız örgütsel-siyasal yanlışlıklardır ve bu yanlışlıkların esas sorumlusu da herkesten daha fazla “karar alıcılar” olarak devrimci hareketin başında duran -hatta elli yıldır kesintisiz biçimde orada duran- önderler kuşağıdır.
Ancak yine strateji tartışması gösterdi ki, bu önderler kuşağının devrimci hareketin sorunlarını kendi pratiklerinden bağımsız biçimde tartışması oldukça ironik bir durumdur.
Öyle ya, devrimci hareketin bugünkü sorunları gökten inmedi; bir gece ansızın üzerimize çöken bir felaket değildi bunlar. Nesnelliğin olanca kötümserliğini bir kenara bırakırsak, bu tablonun, bu gerilemenin, bu tıkanmanın mimarları, harekete bütün emeğini koyan gencecik militanlar değil, bugünkü önderler kuşağıdır. Ne yazık ki buna uygun bir özeleştiriyi görmek tartışmalarda mümkün olmadı.
O zaman şunu daha tok bir sesle söylemekte sakınca yok: Bir tarihsel zorunluluk olarak yeni devrimci kuşaklar, mevcut önderler kuşağını aşmak zorundadır. Bu aşma eylemi elbette onların birikimini yok saymak, onları bir kenara atmak anlamına gelmeyebilir. Böyle olmadığı gibi, bu kuşağın binbir zorluk ve acıya rağmen taşıdığı mirasın üzerinde devrimci hareketin kendisini var ettiği buz gibi bir gerçek. Bu tarihi baş tacı ederek omuzlamak gerekir. Ancak bir tarihsel dönem kapandı. Ve muhtemeldir ki yeni bir devrimci hareket, tıpkı geçmişte olduğu gibi eski olanın kirişlerini parçalayarak inşa edilmek durumunda olabilir.
Bu bir kader meselesi değil; bir yanıyla devrimci dinamiğin doğal bir sonucudur. Uzun bir yenilgi ve hareketsizlik dönemi içerisinde şekillenen kuşakların zaman içerisinde devrimci sorunlara devrimci çözümler üretme kabiliyetini yitirmesi kaçınılmaz bir durumdur.
Fakat burada başka bir mesele daha var. Bu tablo yalnızca önderler kuşağının sorumluluğuyla açıklanamaz; aynı zamanda, onlara “artık çekilin” diyebilecek bir devrimci gençlik iradesinin eksikliğini de gösterir.
Türkiye’de gençlik hareketinin en görkemli yükseliş yıllarında dahi böylesi bir atılganlığın gerçekleştiğine tanık olmadık. Elbette ki, bu yaratılan kadro şekillenmesinin bir sonucuydu; ancak devrimci gençlik hareketi, geçmişi aşmaya cüret edebilecek iradeye sahip olduğunu hissetse dahi kendisini buna denk düşecek teorik, siyasal ve örgütsel yetkinlikte hissetmedi.
Belki kavgacı ama nitelik olarak zayıflamış, örgüt işlerinde özgüvensizleştirilmiş, teorik iddiası düşük ve daima yukarıya bakmayı adet edinen bir devrimci gençlik kuşağı, gittikçe kendisini kötü bir sınırlandırmaya hapsetti. Öncülük misyonunu daha çok eylemsel öncülük düzeyiyle sınırlı tuttu. Bu bakımdan önderler kuşağının yanı sıra gençlik hareketinin de kendi muhasebesini yapması, yeni bir stratejik atılımdan önce bütün devrimci hareketin hayrına olacaktır.
Aslında bütün devrimci örgütlerin bütün kademelerinde duruma itiraz eden kadrolar yok değil. Bu kadrolar ampirik bir yöntemle de olsa işlerin iyi gitmediğini biliyor ve mevcut tabloyu değiştirmek istiyorlar. Ancak devrimci yönelimli itirazlar ya zamanla törpüleniyor ya da bu itirazların sahipleri şu ya da bu sebeple mücadelenin dışına düşüyorlar. Ama itiraz bir dip akıntısı olarak her daim devam ediyor.
Tam da burada başka bir noktaya değinmek gerekiyor. Bunca hoşnutsuzluğa rağmen örgütlerimiz kendini dönüştürmeyi başaramıyor. Bunun böyle olmasının bir nedeni de mevcut örgütlü yapıların iç mücadele yoluyla kendisini değiştirebilecek iç dinamikleri büyük ölçüde tüketmiş olmasıdır. Devrimci hareket, bırakalım başkasıyla tartışmayı, uzun süredir kendi içerisinde dahi kıran kırana tartışamıyor. Literatürdeki tabirle “parti içi ideolojik mücadele”de fırtınaların esmesine kolay kolay izin verilmiyor.
Bu bahiste, aklımızı ve fikrimizi açacak bir hatırlatma yapmak iyi olabilir. O kaskatı Bolşeviklerin yayını olan Pravda’da Lenin, Troçki, Buharin, Kollontai, Zinovyev gibi isimler, parti kitlesinin ve Sovyet halkının gözü önünde en ağır ithamlarla çizgi kavgaları yürütüyordu. ÇKP’nin yayın organı Halkın Günlüğü bu bahiste daha da cömertti. Sayfalarını bütün yaratıcılığı ile “iki çizgi” mücadelesine açmıştı.
İşte bugün devrimci hareketin böylesi bir açıklık ve esenlikle iç tartışmalar yürütebilmesi mümkün gözükmüyor. Bunun bir dizi nedeni mevcut; ancak konu başlığı ile devam edersek, bahsi geçen eski önderler kuşağı, dip dalgası biçiminde gelişen eleştirileri “örgütü savunma” refleksleriyle etkisizleştirmeyi, kendi otorite alanlarını hedefleyebilecek çıkışları ötelemeyi ustalıkla başarıyor. Bir nevi bu kuşak “biz buradayız, düzeltilecekse biz düzeltiriz” diyerek kendilerini ve örgütlerini yine kendi kadrolarından savunmaya çalışıyorlar.
İtiraz sahipleri ise devrimci hareketin ihtiyaç duyduğu sebatı ve ısrarı sergilemeden ya safları terk ediyor, ya da sert kayalara çarparak kabuğuna çekiliyor. Ama en çok da mevcut olanın değişmeyeceğine ikna olduklarından ötürü önemli ve nitelikli bir kadro kuşağı kavganın dışında bekliyor.
Bugün ne yazık ki önümüzde ne bir Mihri Belli ne de bir Hikmet Kıvılcımlı var. Ama ihtiyaç duyulan şey, tıpkı 1971’lerde olduğu gibi, “eski tüfeklerle” -ki onlar da son derece yiğit sosyalistlerdi- sürecin yürümeyeceğini bilerek, büyük kavgalar ve iç mücadeleler pahasına bu değişimi gerçekleştirmektir.
Devrimci hareketin en önemli sorunlarının başında birleşik mücadele olduğu, hemen herkes tarafından kabul ediliyor. Strateji tartışmalarının omurgası da birleşik mücadele üzerine. Bu doğru belirleme, “ne yapılmamalı” sorusuna verilecek cevabı da kendiliğinden belirginleştiriyor: Devrimci hareket, dar grupçuluk anlayışıyla hareket edemez. Türkiye devrimci hareketi için “az olsun, benim olsun” anlayışı artık kapanmak zorundadır. Hem de bir daha açılmamak üzere…
Evet, kötü bir ayrılıkçılık kültürünün içerisinden geliyoruz. Türkiye devrimci hareketinin tarihinde, yalnızca büyük stratejik farklar taşıyanların değil, aynı şeyi savunanların bile birbirinden ayrıldığına defalarca tanık olduk, olmaya da devam ediyoruz. Devrimci bir hareketin içinde rahatlıkla tartışılabilecek fikir farklılıkları, bizde kötü bir siyasal gelenek olarak ayrılıkla sonuçlanıyor; ufak görüş farkları, köklü ayrılık gerekçesi haline geliyor.
Bu düşünüş derinleştikçe de devrimci hareketin ihtiyaç duyduğu beraber mücadele etme arzusu ve devrimci olanı tereddütsüz sahiplenme duygusu da erozyona uğruyor.
Ancak kabul edelim, dar grupçuluk olarak ifade edilebilecek ve 1970’li yıllardaki örgütsel saflaşmalardan üzerimize kalan bu yaklaşım, artık sadece öznel olarak değil nesnel olarak da sürdürülebilir değil. Çünkü yolları ayırdığımız 70’li yılların dünyasında yaşamadığımız gibi, bu ayrımlar da fiilen ortadan kalkmış durumda.
Eskiden nasıldı? Dünyadaki sosyalist kutuplaşmalara göre siyasi tutumlar belirlenirdi. Sovyetler Birliği’ni mi, Çin’i mi, yoksa Arnavutluk Emek Partisi’ni mi referans aldığın, bölünmelerin temel gerekçeleri arasındaydı.
Fakat bugün artık ne böyle bir kutuplaşmadan ne de bu temelde örgütlenen ayrımlardan söz edebiliriz. Bu hatlar tarihe karıştı. Bugünün güncel politik mücadelesi üzerinde belirleyici hiçbir etkileri kalmadı. Kaldı ki, bugün dünya ölçeğindeki geçmiş kutuplaşmaların önemsizleşmesi bir yana, Türkiye’de 70’li yıllarda şekillenen siyasi geleneklerin savunduğu ayrım çizgileri de artık fiilen yok olma noktasına gelmiştir.
Elbette geleneklerin davranış alışkanlıkları, refleksleri, tarz özellikleri kalmıştır; ama esas olarak o geleneklerin savunduğu stratejik görüşler, devrim anlayışları, dönem kavrayışları çoktan değişmiştir. Buna rağmen hâlâ kendimizi bu geleneklerin dünyayı tarif ettiği biçimlerle tanımlamak, bu geleneklere bakarak ittifak kurmak, devrimci hareketin sırtında taşımaya devam ettiği ağır bir yüktür.
Bugün devrimci örgütlerin her biri, “devrimci olan her şey bizimdir” diyebilecek bir açıklığa, bir sadeliğe ulaşmak zorundadır.
Türkiye’de şu an devrimci ittifak tartışmaları ve cepheleşmeler, stratejiden çok politik konumlanışa göre belirleniyor. Aynı şekilde sol içerisindeki birçok kimsenin dört başı mamur bir stratejisi olmadığını söyleyebiliriz. Bu durum, daha büyük ölçekli stratejik birleşmelerin önünde engel kabul ediliyor. Buraya kadar olan kısmı anlaşılır. Ancak birbirine benzeyenlerin bir arada durmasının önünde hangi engel var?
Kastedilen şey illa ki birleşmek ya da örgütsel olarak iç içe geçmek değil; ama bir süreci birlikte örgütleyebilmek, aynı devrimci hedefe birlikte vurabilmek neden bu kadar zor?
Örneğin, devrimci hareketin başucu kitabı olan Dimitrov’un Birleşik Cephe’sinin hayattaki karşılığı olan Vatan Cephesi, 8 maddelik kurucu bir metin üzerine inşa olmuştur. Sandinistler kendi içerisinde üç farklı stratejik eğilime sahip olmakla birlikte (işçiciler, gerillacılar ve üçüncü yol) aynı ismi kullanmaktan imtina etmemiştir. Kitaplarını okuduğumuz FMLN, beş farklı strateji savunan beş örgütün; Guatemala’daki URNG ise dört örgütün toplamıdır. Örnekler çok ama muhakkak ki hepsi zaten biliniyor…
Peki, bizde durum nasıl? Türkiye Sosyalist Hareketi içerisinde birbirine benzeyen ve aynı yolun üzerinde ilerlemeye çalışan onlarca yapı olduğu herkesin malumu. Peki, neden kendi dünyalarından çıkarak anlamlı bir birleşik mücadele zemini kurulamıyor? Mesele hakikaten siyasi-politik gerekçelere mi dayanıyor, yoksa küçük ayrılıkları büyütme alışkanlığı, ciddi bir iç mücadele refleksinin eksikliği, her eleştiriyi bir “ayrılık” gerekçesi olarak görme eğilimi mi ağır basıyor…
Birleşik bir mücadele durumunda “tabanımı kaybeder miyim?” kaygısı, kendi fikirlerine güvenmeme hali… İşte bütün bu zihinsel prangalar, devrimci hareketi dar bir çemberin içine hapsediyor. Başka hiçbir açıklaması yok.
Türkiye’de kıyısından köşesinden üniversitede “solculuk” yapan herkes bilir. İş öyle yerlere geldi ki, hangi sloganın atılacağı, pankartta ne yazacağı bile ayrılık gerekçesi oldu; afişlerdeki yazı tipi, pankarttaki font seçimleri bile ayrılığın simgesine dönüştü.
Elbette birleşik mücadelenin en geniş kesimleri kapsayacak biçimde genişletilmesi bir zorunluluktur. Ama ondan önce, herkes en yakınındakilerle birlikte hareket etmeyi öğrenmek zorunda. Aynı olanlar, aynı davranmayı öğrenmeden farklı olanlarla büyük birlikler kurulamaz.
Yakın dönem içerisinde sosyalistlerin dönemsel hedefler etrafında bir araya geldikleri önemli deneyimler yok değil. Bir çırpıda sayılabilecekler arasında İSİG meclisinin karantina günlerindeki kod29 mücadelesi, fiili meşru bir hareket tarzı ile yol açan mücadeleci sendikalar deneyimi, Suruç ile birlikte devrimci gençlik hareketinin gittikçe birleşik kanallarda ilerlemesi… Elbette ki bütün bu arayışlar, dünden daha güçlü bir olumluğa işaret ediyor. Ancak yine bu deneyimlerin hepsi, politik sorunlardan ziyade örgütsel yaklaşımların sınırlarında işlevsizliğe terk ediliyor.
Ayrıca bugünün dünyasında, başı ve sonu önceden belirlenmiş bir strateji önermesinde bulunmak mümkün gözükmüyor. Stratejinin değil, onun yolunu açan bazı temel taşların belirlenebileceği karmaşık bir dönemin içerisindeyiz. Strateji ise, masa başında değil, her devrimci öznenin bu temel taşlara uygun devrimci görevleri asgari ölçüde yerine getirmesiyle olgunlaşabilir. Kendi doğrusu üzerinde yeni bir yol açmak için çaba sarf etmeden söylenecek her söz lafı güzaftır. Bu yüzdendir ki strateji ve birleşik mücadeleye yönelik her arayış, “biz yarın hangi devrimci pratiği yapacağız” sorusuyla iç içe geçmeyi bekliyor.
Devrimci hareketleri devrim düzeyine sıçratan, her devrimin gelişiminde başat rolü oynayan ve devrimci hareketi kötü günlerinde dahi terk etmeyecek olan “taş gibi sarsılmaz bir kitle” her zaman kazanılmak zorundadır. Bu kitle, bir anlamda devrimci hareketlerin ayağını basacağı zeminin kendisidir.
Her devrim göstermiştir ki devrimci hareketler, geniş işçi sınıfı içerisindeki özel bir kesime ya da özgün bir ezilen grubuna diğer bütün ezilenlerden daha güçlü bağlanarak büyük atılımlar yapmıştır. Yani biz işçi sınıfının partisiyiz, ezilenlerin öncüsüyüz demek yeterli değildir; bunların içerisinde de en yıkıcı halkayı bulabilmek gereklidir.
Örneğin Ekim Devrimi, bu durumun klasik örneklerinden biridir. Devrim, geniş bir işçi–köylü ittifakına dayanmasına rağmen, bu devrimin belkemiğini Petrograd ve Moskova’daki sanayi işçileri oluşturmuştur. Bolşevikler önce Petrograd’da, sonra bütün Rusya’da işçi sınıfının temsilcisi olmuşlardır.
Benzer biçimde, Çin Devrimi’nin başarısı da Çin Komünist Partisi’nin Çin köylülüğünün partisi hâline gelebilmesinde yatar. Yani ÇKP, işçi sınıfının partisiyiz dese de her şeyden önce köylülerin partisi olmayı başardığı için zaferi kazanabilmiştir. Küba Devrimi’nde Sierra Maestra’daki köylülerin desteği ile gerilla savaşı eşik atlamıştır.
Bunlar bilinen örnekler, fakat güncel durum da bize bunu gösteriyor. Örneğin siyasal çizgisini beğenelim ya da beğenmeyelim, Latin Amerika başta olmak üzere dünyanın farklı bölgelerindeki birçok hareket, ezilenler içerisinde özgün bir kesime daha güçlü bağlanmış ve onlardan güç alarak ülke çapında bir kuvvete dönüşmüştür.
Örneğin Brezilya’da MST, artık ülkenin en önemli demokratik muhalefet kuvvetlerinden biridir. Ancak bu hareketin belkemiği topraksızlardır. Topraksız çiftçi ve köylüler, cunta altındaki Brezilya’da “mücadelenin özgün bir döneminde özgün bir taşıyıcılık ve yol açıcılık” yapmıştır. Meksika’da Zapatistalar. genel söylemlerinin yanı sıra kendilerini bölge halkları ve yerliler arasında ilk olarak var etmişler ve buradan büyümüşlerdir.
Nikaragua’da Sandinist Devrimi’nin kalesi, Pasifik kıyısındaki kahve ve pamuk plantasyon işçileridir. Bambaşka bir coğrafyada Adivasi ve Dailtlere yaslanarak halk savaşını sürdürmek isteyen Hindistan ve Nepalli Maoistler bir diğer örnek olarak gösterilebilir. Güney Afrika’da Apartheid karşıtı hareketlerin işçi sınıfı içerisindeki tabanını maden işçileri oluşturmuştur.
Hayır, burada sayılan deneyimler ideal çizgileri temsil ettikleri için değil, ama ayaklarını belirgin bir tabana basarak kendilerini ülke ölçeğinde örgütlemeyi başarabildikleri için verilen örneklerdir. Yoksa bahsedilen deneyimlerin önemli bir kısmı yenilmiş ya da bir kısmı başlangıç aşamasındaki çizgilerinden uzaklaşmış olabilirler. Ama sosyalizm iddiamız da yenildi. Ve nasıl ki sosyalizmi ulaşılmaz bir olgu diye tariflemekten vazgeçmiyorsak bugün için benzeri gelişim yollarını önsel olarak reddedemeyiz. (Bu önerme birleşik mücadele için de geçerlidir)
Kendi yakın tarihimizden ya da yanı başımızdaki deneyimden hatırlayalım: Türkiye Devrimci Hareketi’nde 90’lardan sonra gerçekleşen devrimci atılımın omuzlayıcısı büyük kentlerin varoşları olmuştur. Büyük kentlerin varoşlarında kendisini güç hâline getiren devrimci hareket, ülke çapında devrimci varlık gösterme cüretine yönelebilmiştir. Yine bazı kentlerin ya da ilçelerin bir devrimci hareketle anılıyor olması tam da bu yüzdendir.
Kürt hareketi ise, henüz topyekûn savaşa yeni başlamışken her yeri değil “Botan’ı” kazanmayı hedeflemiş ve yine Botan içerisinde de yoksul Kürt köylülüğünü esas almıştır. Bu başarıldığı ölçüde Kürt ulusu içerisinde güçlenmiş ve Kürt coğrafyasının tamamına etki etme imkânı bulmuştur.
Bugün devrimci hareketin derinleşmesi gereken başlık şudur: Türkiye devrimci hareketi kime siyaset yapıyor? Kimin yıkıcı hareketi olarak güç kazanmak ve ayağını nereye basarak ülke çapında dövüşmek istiyor? Bir sınıfın belirli bir kesimi olabilir bu; bir toplumsal tabaka, bir mahalle dokusu, bir coğrafya, bir üretim alanı ya da sınıfın en güvencesiz kesimleri vb. olabilir. Ama mutlaka ayağını bastığı, gerçek ilişkiler kurduğu bir taban inşa etmesi şarttır.
Açık konuşalım: Türkiye devrimci hareketi —söylemleri ne kadar radikal olursa olsun— kadro gerçeği ve siyaset yaptığı ortam itibariyle ülkenin yoksullarından, yıkıcı güçlerinden, “hiçbir şeyi olmayanlarından” uzaklaşmıştır. Sosyalist hareket sadece düşünsel değil, fiziksel olarak da ezilenlerden kopmuştur. Mekansal kopuş, düşünsel kopuşu derinleştirmiştir. Bu uçurum, her geçen gün büyümektedir.
Nerede nasıl bulacağız tartışalım ama unutmayalım: aradığımız yıkıcı dinamik, kültür merkezlerimizin ve genel parti binalarımızın bulunduğu yerlerde değildir. Eğer buraya sıkışırsak, devrimciliğe değil sinik bir muhalefetçiliğe, orta sınıfların alışkanlıklarına, profesyonel siyasetçiliğe ve sendikacılığa teslim olacağız demektir.
Bu başlığı bir dipnotla kapatmak yerinde olur. Türkiye devrimci hareketi, uzun bir süredir kendi ayakları üzerinde, kendi yalın gücüyle durmakta zorlanıyor. Karşı fırtınada savrulmaktan çekinen özneler, kendi ayaklarını basacak tabanını yitirdikçe egemen olanların eteklerinden tutarak ayakta kalmanın yoluna bakabiliyor.
Bu eğilim son yıllar içerisinde gittikçe güçlenmektedir. Özellikle düzen içi muhalefete yedeklenme ya da doğrudan söylemek gerekirse CHP’nin yanında hizalanma tam da bu anlayışın sonucudur. Aynı biçimde bu kesimler, CHP kitlesinin hoşuna gidebilecek ideo-politik söylemlerle CHP tabanını kendine devşirmek istemektedir. Bunun için direksiyon “Cumhuriyet’in kazanımları”na kırılırken, siyaset ise orta sınıflara sert biçimde kırılmaktadır. Ancak bu ilişkinin kazananı düzen içi siyaset olmakta, kaba bir tabirle küçük olan büyük olan tarafından yutulmaktadır.
Yukarıdaki örnekle hiçbir biçimde aynı olmamakla birlikte, bir başka eğilim de Türkiye ve Kürdistan devrim dinamiğinin bütün iç içeliğine rağmen farklı önceliklerinin var olduğunu görmezden gelen yaklaşımdır. Türkiye’de solun, kendi tabanını inşa edebilecek bağımsız bir özne olmadan Kürt hareketi ile kurduğu ittifak gerçek karşılığını bulamamakta, hatta Kürt hareketinin beklentilerine de cevap verememektedir.
Türkiye devrimci hareketi, Türkiye’nin nesnel çelişkilerine ayaklarını basarak, kendi kitlesi üzerinde kendi siyasetiyle var olmayı başarabildiği ölçüde, farklı sınıfların farklı tipteki demokratik-ekonomik kaygılarını kendisine yedekleyebilir ve Kürt dinamiğine denk düşecek bir var oluş inşa edilebilir.
Devrimci hareketin stratejisini tartışmak için Sendika.Org’un çağrısı bir başlangıç davetiydi. Bu davette birikmiş sorunların hepsini tek bir seferde tartışmak, mucizevi çözümler üretmek elbette ki mümkün değil. Bu yazı, bir dizi eksiği içerisinde barındırarak ve konuşulması gereken bir dizi meselenin üzerinden atlayarak strateji tartışmasını güçlendirmeye çalışıyor. Bir anlamda “ne yapmalı” sorusuna yanıt ararken, hangi verili örgütsel koşullar içerisinde bulunduğumuza odaklanmayı, basit olanı karmaşık olanla bütünleştirmeyi istiyor.
Ancak ne yazık ki burada yazılanlar, nice yazılan başka doğrular gibi “farelerin kemirici eleştirisinin” insafına bırakılacaktır. Çünkü artık doğru sözlerle işler yürümüyor, sözün hükmünü çoktandır yitirdik. Ülke ve bölge geri dönülemez bir yangın yerine dönmüşken, bu yangına bir yerden bir kova su dökerek işe başlamak gerekiyor. Bu yazı, bir kova suyu nereye dökebileceğimizi tartışmak istiyor.
Bitirirken, tüm bu hata ve yetmezliklerimizi tek bir örnekle açıklamak yerinde olacaktır.
Son on yıldır başka bir ülkede yaşadığımızı, durumun kökten değiştiğini, faşizme karşı son ve kesin bir muharebenin içerisinde olduğumuzu yazıyoruz. Bunu yazmayan devrim iddialı örgüt-site- yayın kalmadı. Peki 10 yıl öncekinden farklı ne yapıyoruz? Koşullar değişiyor, ülkeler yıkılıyor, ülkeler kuruluyor, 50 yıllık örgütler biçim değişiyor, başını gökyüzüne çeviren insanlar ülkelerin birbirlerine fırlattığı füzelere rast geliyor. Ama biz, kendimizi bildik bileli aynı örgüt biçimleri, aynı çalışma tarzı, aynı ezberler ve aynı söylemlerle hareket etmeye devam ediyor, “en azından bir şeyler yapıyor, en azından hareket halindeyiz” diyerek durumu götürmeye çalışıyoruz. Ne yazık ki durumumuzun yalın özeti budur.
Bu yüzen bu metin iyi yazılmamış bir itiraz çağrısıdır. Yüreği devrimci hareketin içerisinde atan herkese yönelik, yalnızca kötümserlikle değil ama müthiş bir gerçeklikle işlerin iyi gitmediğini haykırmaya ve bunu kıran kırana tartışmaya, bu uğurda fırtınalar kopartmaya davettir. Mao Zedong, Kültür Devrimi esnasında “isyan etmek haktır” diyordu.
Bu hakkı, içerisinde bulunduğumuz durumdan başlayarak kullanmamız gereken günlerdeyiz!
Bu şiirdeki dar kafalıların pozisyonuna düşmekten kendimizi bir an önce kurtarmalıyız…
“Ancak daima anlamsız şeylere yapışıp kalan,
Haris elleriyle toprakları kazarak define arayan
Ve bir solucan bulunca sevinen dar kafalılar,
Bütün umutlarını kaybetmiyorlar” (Goethe, Faust)
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.