![]() |
| Bologna Süreci üzerinden eğitimdeki değişimi konuşmak: Genel bir değerlendirme- Fuat Ercan* | ![]() |
|||||||||
| 28 Eylül 2009 - Fuat Ercan | ||||||||||
|
Fuat Ercan ile aşağıdaki söyleşi Öğrenci Muhalefeti Dergisi için yapılmıştır
Üniversiteler bir dönüşüm süreci içerisinden geçiyor. Bir yandan yüksek harç zammı talepleriyle ortam yoklanıyor, bir yandan 50/D yasasıyla asistanların iş güvenceleri ellerinden alınıyor, bir yandan YÖK’ün değişmesi tartışılıyor. Bu tartışmalar da sürekli Bologna Süreci’nin bir parçası olarak yürütülüyor. Öncelikle Bologna sürecinin ne olduğunu kısaca anlatabilir misiniz? Bir taraftan Türkiye’de gündelik hayatımıza yansıyan bir dizi değişiklik oluyor. Ama diğer taraftan da bu gerçekleşen yasal değişiklikleri, diyelim ki eğitimle ilgili yasal değişiklikleri anlamaya çalışırken genellikle tek değişkenle açıklamaya çalışıyoruz. İşte Avrupa Birliği böyle istedi böyle oldu, Bologna Süreci böyleydi böyle oldu gibi. Bir tarafta, sadece Avrupa değil ABD’de de, bütün dünyada eğitimde bir yapısal bir dönüşüm var. İlk elden bu en genel değişimin nedenleri analiz edilmeli. Bologna süreci de bu genel eğilim içinde analiz edilmesi gerekiyor. Fakat iş burada bitmiyor. Bu en genel eğilimler her zaman içinden geçtiği toplumsal ilişkiler/sınıfsal belirlemeler, kültürel özellikler dolayında kendine özgülükleri de barındırır. Yani her ülkenin, özellikle eğitimle ilgili kendi tarihsel toplumsal kültürel etnik, dinsel, ırksal, sınıfsal özellikleri dikkate alınması gerekiyor. Bu yüzden eğitim sistemindeki dönüşümler her zaman daha zor gerçekleşiyor. Eğitim sisteminde dönüşüm gerçekleşiyorsa, dönüşüm talep ediliyorsa iki şeyi birlikte düşünmek lazım: Bir, bütün kapitalist toplumları ülkeleri etkileyen genel dinamikleri (çok çok önemli) iki, ele aldığımız Türkiye gerçeğindeki dinamikleri (yerel) . Çünkü misal, Güney Afrika’da bir sorunu ele alıyorsanız, orda ırk sorunu, siyah-beyaz olmak üzerinden eğitimdeki dönüşüm önem kazanıyor. Burada ele aldığımızda da, etnik – dil (anadilde eğitim) – sınıflar arası eşitsizlik, Türkiye’de devletin kendine özgü tarihsel yapılanması, Türkiye burjuvazisinin taleplerini göz önüne almak lazım. Bu iki düzeyde bakarken, bunlar (diyalektik bakarsak) biri bir tarafta biri bir tarafta değil, birbiriyle etkileşim halinde.
Bu kısa açıklamadan sonra ifade ettiğimiz yönteme göre eğitimdeki değişimin en temel/yapısal nedenine bakalım. Marx KAPITAL-I’in ilerleyen sayfalarına bir not düşer: “Bir ipekli dokuma fabrikatörü, Çocuk Çalıştırma Komisyonunda safça şöyle diyordu: “Yeterli ve becerikli işçi yetiştirmenin gerçek sırrının, eğitim ile işin çocukluk döneminden başlayarak birleştirilmesinde olduğuna inanıyorum.” K.Marx’ın safça olarak nitelediği fabrikatörümüzün isteği bugünlerde düşünsel/kurumsal bir gerçeklik haline geliyor. Genel olarak eğitimdeki değişimi/değişim taleplerini emek-gücünün toplam yeniden üretim koşulları ile eğitim arasında zorunlu içsel bağlantıların kurulması olarak tanımlayabiliriz. Bu tanımlamanın neden ve niçinleri için hiç kuşkusuz kapitalizmin dünya ölçeğinde geçirdiği iki değişimle yakından ilişkilidir: -ilk olarak artan değişmez sermaye yatırımları yani K.Marx’ın değimi ile üretimin daha fazla teknoloji be makine yoğun olması yani görece artı-değerin dünya ölçeğinde egemen kılınması -ikinci olarak da ilk nedenle de bağlantı olarak (aşırı üretim ve birikim eğilimi) sermayenin yeni yatırım alanlarına yönelmesi, yani eğitimin sermayenin değerlenme alanına dönüşmesi yani metalaşması ile ilişkilidir. Buraya daha detaylı anlatmamız gerekiyor ama şimdi Marx’ın saf fabrikatörünün talebinin Bologna sürecinde nasıl hayata geçirildiğine bakalım. Avrupa’nın önde gelen sermayedarlarının örgütü olan ERT (Avrupa Sanayiciler Masası) 1989 yılında önemli bir rapor yayınlar. Raporda “Eğitimin Avrupa’nın rekabet edebilmesi için stratejik öneme olduğu” cümlesi ile başlar. Ama bir sorun vardır. Sorunu şöyle ifade ederler: “Avrupa’daki eğitim sistemi insanların çalışması ve çalışma sürecinde ihtiyaç duydukları bilgileri vermede başarılımıdır.?” Cevap kalın ve büyük harflerle HAYIR olur. Devamla eğitimin günün gereklerine uymadığı ve tarihsel olarak geçmişlerde kaldığı belirtilir. Niye mi? Çünkü “sanayinin eğitimin içeriğinin oluşmasında etkisinin zayıf olduğu” ve daha da önemlisi öğretmenlerin ekonomik ortam hakkında yetersiz bilgiye sahip oldukları iş dünyasının ve karlılığın nasıl arttırılacakları hakkında bilgi sahipleri olmadığı belirtilir. AB’nin TÜSİAD’ı böyle der de AB’nin TOBB’u durur mu? Durmaz. UNİCE (şimdi BUSINESSEUROPE) arka arkaya rapor yayınlar. Raporlarında temel vurgu: “eğitim dünyası ile iş dünyasının arasındaki bağların kurulması ve güçlendirilmesi gerekiyor.” Peki bu gereklilik nasıl gerçekleştirilecek eğitim dünyası yeni yandaş olarak iş dünyasını da içine alacak ve kamu, sermaye ve öğrenciler için yeni roller ve sorumluluklar yüklemesi gerekir. Ne için AB’nin dünya ölçeğinde devam eden rekabette bilgi toplumuna dayalı bir dönüşüm geçirmek için. Burada detaya giremeyeceğim ama gerek ERT ve gerekse UNICE’nin talepleri hemen karşılık bulacak ve Sorbon’da AB’nin egemenleri ilk elden toplanarak Bologna sürecinin önünü açacaklar. Kültürler arası birlik gibi güzel ambalajlama aynı zamanda Sorbon Bildirisi’nde bir Avrupa Yüksek Öğretim Alanı Politikası oluşturmanın gerekliliği belirtilecek. Bu gerekliliğin ilk ifadesi öğrencilerin Avrupa’da rahat bir şekilde hareket etme yeteneği ile destekleniyor. Ama burada durun heyecanlanmayın bu insanların rahatça ulus-devlet sınırlarını aşabilmesi anlamına gelmiyor, Bildirge’de işaret edildiği üzere mobilite ya da hareketlilik Avrupa emek piyasasını uyumlaştırma amacına yönelik. Yani fabrikatör amcaların ihtiyaç duydukları iş-güçlerini Avrupa coğrafyasında rahatça karşılama amacına yönelik. Aynı bildirge mobilitenin sağlanması için üniversiteler arasında esnekliğin sağlanması ama bu esnekliği standartlaştırılarak sağlanması. Bunun anlamı hem fabrikatör amcaların isteklerine uygun bir mal pardon emek piyasası oluşturmak ama bu uygunluğu sağlamak için bir dizi eğitim standardını sağlayacak sermaye şirketlerine olanak sağlanacak. Avrupa’nın egemenlerinin (Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya) bir aradalığı hemen ardından bir yıl sonra (1999) 15’i aşkın ülkenin imzası ile Bolonya Bildirisi’nin yayınlanmasına yol açar..Bu bildirge artık Avrupa Yüksek Öğretim Alanı için gerekli olanların planlanmasını içerir(hedef 2010 yılıdır). Ama hedeflenen Avrupa için, Avrupalı için iş bulma olanaklarını arttırmak ama bunun için de ulus-devlet sınırları içinde hareket yeteneğini artıracak uygulamaların hayata geçirilmesidir. Bu aşamada artık eğitim kalite, etkinlik, rekabet ve Avrupa emek piyasası kavramları ile tanımlanır hale gelecek. Bunun için de standartlaşma, standartlaşma için gözlem ve denetim ve kalite gibi kapitalizmin egemen işletme kültürü üzerinden eğitim tanımlanmaya başlar. Daha sonra Salamanka’da Avrupa Üniversite Rektörleri bir araya gelir yani artık olay daha operasyonel bir alır ama Salamanka’da üzerinde durulan iki alan çelişkili bir görünüm arz eder. Avrupa için uyumu arttırmak ama bunun gerçekleşmesi için rekabet edilebilirliğin önemi üzerinde ısrarla durulur. Rekabet dışlama için bir araç iken uyumlu hale gelme nasıl olacak? Bu çelişkiyi gördükleri için hemen şu ifade kullanılacak yarışma ve uyum çelişkili bir birliktelik değildir, ama Avrupa’nın dünya ölçeğinde rekabet yeteneğini arttırması için “dünyanın en iyi beyinlerini” kendi coğrafyasında toplaması gerekir. Kapitalizmin zeka faşizmi burada açığa çıkıyor. Apple bunu haklı olarak ne güzel ifade etmişti. Liberalizm ile faşizm arasında içsel bağlantılar güçlüdür. Bourdieu ise bunu zeka ırkçılığı olarak tanımlamıştı. Aynı Salamanka toplantısı kıtalarla yarışmak, pazarlamayı geliştirmek gibi eğitimin tarihsel değerlerinin canına ot tıkayacak bir dil üzerinden kaleme alınmıştı. Salamanka toplantısı aslında Bologna sürecini Türkiye’ye taşınmasını sağlayacak en önemli toplantı olmuştur. Çünkü toplantıya Türkiye’den oldukça fazla sayıda rektör katılmıştır. Radikal Gazetesi bunu büyük puntolarla Gülsün Sağlamer ağzından kamuoyuna tanıtmıştı. Süreç devam etti tabiî ki Prag toplantısı (2009) ile birlikte bugünlerde çokça duyduğumuz “beşikten mezara eğitim” pardon yaşam boyu eğitimi Avrupa Yüksek Öğretim Alanı oluşturmanın sürecinin temel felsefesi olarak gündemine aldı. Yaşam boyu eğitim derken tabii ki güzel yemek yapma, arada bir dünyanın farklı kültürleri için Çin’e Hindistan’a, Brezilya’ya, Türkiye’ye gitme anlamına gelmiyor. Ne de iyi piyano çalma, ya da saksafon çalma anlamına gelmiyor. Yaşam boyu eğitim fabrikatörlerin değişen değişmez sermaye/makinelerine uyum sağlamak, ama daha fazla uyum sağlamak ama daha hızlı uyum sağlamak anlamına geliyor. Öyle diplomayı aldın ve yaşam boyu rahat etmek olur mu? Her gününü, zamanını değişen iş dünyasının taleplerine uygun yenilemen gerekiyor. İşsizliğin arttığı dünyada sürekli diğerlerine karşı rekabet etmek için kendine yatırım yapman, kendini emek-gücü istenebilir emek-gücü olarak imal etmen gerekir. Tüm bunlar olurken Bologna sürecini hızlandıracak en önemli gelişme KOK raporu olacaktır. Bu bir uyarıdır. Yani Lizbon bildirgesinin amaçlarının yerine getirilmediğine dair bir uyarı, eğitim sistemi ile iş dünyası arasında verimliliği, rekabeti artıracak düzenlemelerin beklenen istenen düzeyde gerçekleşmediğine dair bir uyarı. KOK Raporu’nda KOK amcamız derki 2000’de belirlenen ve 2010’da istenen amaçlara ulaşmakta yeteri kadar başarılı olamamıştır.. Amaçlanan hedeflere ulaşmak için dört alanda hızla acil bir şeyler yapılamalı: işçilerin ve girişimcilerin amaçlara adapte olmaları hızlandırılmalı, daha çok sayıda insanı emek piyasasına girmesi sağlanmalı, insan sermayesine yatırım yapma teşvik edilmeli ama yatırımların daha etkin olması sağlanması gerekiyor. İlk üç amacın gerçekleşmesi için gerekli reformların iyi yönetişim modelleri ile gerçekleşmesi gerekiyor. Marx’ın safça nitelediği talepler Avrupa düzeyinde Bologna süreci dolayında kurumsallaşıyor. Evet Bologna süreci eğitim ile emek-gücünün nitelik kazanması ve nitelik kazanması için bu alanın kamusal alandan çıkarak sermayenin çok farklı düzeyde sermayenin değerlenmesi için yatırım alanı olarak görme sürecinin parçasıdır. İşçilerin işçi kalmasını kabul etmeyip, işçilerin kendilerini sürekli olarak sermayelerin taleplerine göre yeniden yeniden beşikten mezara kadar iyi bir iş-gücü, iyi bir mal olarak yaratmalarının yolunu açmaktadır. Kısaca ama oldukça önemli olduğu için tekrar etme pahasına eğitimde gerçekleşen değişimi bilgi toplumu, yaşam boyu eğitim ile birlikte ele alındığında sistem için gerekli işgücünün merkezi bir önem kazanması ve böylece emek gücünün kendini imal eden bir şeye dönüşmesi olarak okuyabiliriz. Bu yüzden de mallaşmaya hayır demek için Bologna Sürecine hayır denmesi gerekiyor. Şimdi Türkiye gerçeğine bakalım. Türkiye’de de eğitimde dönüşüm sağlanması, reform talepleri siyasi iktidarın, sermayenin en önemli talebi. Ama eğitim alanında gerçekleşen her tekil değişimin bu genel düzeyle ilişkisi olsa bile doğrusal bir bağlantı kurmak Türkiye gerçeğini anlamamızı engeller. Apar topar harçlara yapılan zam kriz sürecinde kamu kaynaklarının sermayeye aktarılması, bütçe de önemli açık vermesi ile ilgili. Tıpkı su, enerji, benzine yapılan zamlar gibi kamunun kendini yeniden üretmesi için gerekli kaynak arayışının bir parçası. 50/D konusu evet Bologna süreci ile ilgili ama bu tarzda insanları 30 yaşını aşmış, doktora yeterliliğini ve tezlerini verenleri sizler benim için yeterli değilsiniz demek başka bir ülkede oldukça zor gerçekleştirilecek değişiklikler. Öncelikle yeterlilik/tezlerini veren arkadaşlara kapıyı göstermek tüm o sürece emeği geçen başta tezi yazan sonra onun danışmanı ve jüri üyeleri ve üniversite sistemine güvenmemek anlamına geliyor. Ama bu aynı zamanda üniversitelerde var olan bence özgür olduğu ölçüde anlamlı olan usta-çırak ilişkisini tamamen piyasa mantığına çekmek anlamına geliyor. YÖK konusunda ise diğere sermaye grupları yani eğitime yatırım yapan sermayelerin YÖK’ü istememeleri kadar doğal bir şey olamaz. Bizler de istemiyoruz, o zaman farklılıklarımızı açıkça ifade etmemiz gerekiyor. Onlar yani eğitime yatırım yapmak isteyenler denetim/kontrol istemiyorlar, biz devlet ve sermayenin yükseköğretime müdahale etmesini istemiyoruz. İşte fark burada. Katsayı da kaldırabiliyor ama... Tam da onu diyeceğim, eğitim sistemi bir toplumun kendi iç dinamiklerini tümüyle kavrayan bir yapı arz eder, AKP uzun süredir Türkiye’de liberal önekli kesimler tarafından özgürlük havarisi olarak görülüyor. Ama AKP kapitalist sistemin genel istemleri ile kendi geldiği ve temsil ettiği kesimler arasında yaralı bir dizi dikiş işlevi görüyor. Yani eklektik, eklektik olduğu ölçüde de anlam dünyalarına yüklenerek iktidarını sürdürüyor. Ama önemli olan kapitalizmin bütün taleplerini yerine getirmesi. Diğer taraftan oy deposu olarak gördüğü, kendisinin içinden geldiği, oy toparlayacağı, üzerlerinden meşruluğunu sağlayacağı kitlesine yönelik şeyler yapıyor. Bir ikincisi, AKP’nin siyasi iktidarda iktidar olarak varlığını göstermesi için yargı ve yükseköğretim alanı için mücadele etmesi gerekiyor. Egemenler arasında kapitalist sitemin bu talepleri, nitelikli emek gücü- rekabet edilebilirlik talepleri arasında hiçbir farklılık yok. Peki, nerede çatışma çıkıyor? Türkiye’de solun çok iyi gündeme getirmediği bir iktidar mücadelesi var. Yani Türkiye’de kurucu özneler tarafından, kapitalist sistemin erken gelenleri tarafından bir dönem daha çok çevrede bırakılan kesim, Turgut Özal’ın başlattığı ve kapitalizmin Anadolu’ya yayılmasıyla gündeme gelen, bugün artık küçük falan değil kocaman kocaman(Çalık grubunu düşünün), İslami bir dil üzerinden bir dinsel anlam dünyası üzerinden gelen bir ekip var. Bu ekip, her alanda kendisini göstermek istiyor, göstermek için de o alanda bir ihale alabilmek onu-bunu-şunu yapabilmek için de daha önce var olan iktidar ilişkileri içindeki yapıyı kırmak istiyor. Yargıyı, üniversite sistemini, maliye sistemini, gelirler genel müdürlüğünü, kamu ihale yasasını dönüştürmek istiyor. AKP’nin girdiği ilk seçimin sonuçları açıklandığı anda Tayyip Erdoğan; ” ihaleyi bir avuç insan bırakmayız!” demişti. Çok önemli bir şey. Maddi yeniden üretim açısından bakarsak, üniversitelerin-yükseköğretimin kapitalist sistemin gerekleri üzerinden biçimlendirilmesi içinde üniversiteler şirketleşecek. Şirketlerin temel amacı nedir? Verimlilik, rekabet. O zaman ne olacak, üniversite bir kurum olarak bilimsel faaliyeti sürdürmeyi daha çok bilimsel faaliyeti insanlığın toplam toplumsal amaçları üzerinden değil üniversitenin kendisini en etkin verimli kılma üzerinden yapacak. Bu, kurumun dönüşmesi, üniversitenin tarihsel misyonunun dönüşmesi demek, orda var olan üniversitedeki ücretli emekçi kesimin yani akademik-idari kadronun dönüşmesi, üniversitenin temel bileşeni-amacı olan öğrenciliğin dönüşmesi, üniversitedeki idari kadroların dönüşmesi demek. Tabi ki önce askerlerin YÖK’ünü kabul etmiş, ve bugünlerde sermayenin belirleyiciliği altına giren profesörleri doçentler üzerinde büyük müdahalede yapma gereği yok. Ama üniversiteleri girişimci , sermaye merkezli yapmak için gerçekleşecek yenilenmede hedef konumunda akademiye girecek yeni elemanlar yani araştırma görevlisi arkadaşlar olacak. Dönüşüm buradan başlayacak. Onları artık kadrolu değil de, esnek, araştırmalara- üniversitenin aldığı projelere, uzman emek gücü ihtiyacına göre çalıştıracak. Bu sefer üniversitede daha önce var olan, ortaçağdan da var ola gelen usta-çırak ilişkisi yerini yavaş-yavaş piyasa mantığı içinde bir emek gücü oluşumuna bırakacak. Harçlar olayına baktığımızda da, Türkiye’de de Turgut Özal’ın başlattığı “kullanan öder ilkesi” ideolojisi ile ilişkisi var. Ama diğer yandan sermayenin bu alana girmesi için rekabet ilkesi gereği kamunun da eğitim hizmeti bedava sunmaması gerekiyor. Buna bir de 1980’lerde başlayan kamu harcamaları özellikle sosyal haklarla ilgili harcamaları kısam ile birlikte ele alınca üniversitelerin kendi kaynaklarını yaratma zorunlulukları bu harç meselesini gündeme taşımıştır. Bir de Üstün Ergüder gibi (Boğaziçi üniversitesi eski rektörü) bu işin uzmanlarının söylediklerini sanki kendi söylemiymiş gibi ifade ederek “üniversite mezunu olanların bireysel getirileri sosyal getirilerinden fazla o zaman onlar elde ettikleri şeyin karşılığını ödesin” ifadesi ile zaten yoksul aile çocukları yüksek öğretime giremiyor, po zaman zengin çocuklarını niye yoksullardan alınan vergilerden finans edilsin ki ifadesi var. nereden bakarsan tutarsız. DPT(Devlet Planlama Teşkilatı)’nın raporlarında da dışsallık diye bir faktörden bahsediliyor. Bu ifade öncelikle liberalizmin peygamberi Friedman’ın işaret ettiği vatandaşlık ilkesi yani kapitalizme uygun vatandaş yetiştirme zorunluluğu “İlkokul-ortaokul-lise gibi aşamaların kamusal getirisinin yüksek olduğunu ama yüksek okulları bitirenlerin özel getirisinin sosyal getirisinden daha yüksek olduğu belirtilerek harçlar savunuluyor. Bu konuda yüzlerce hesap kitap yapılıyor. Tam deli saçması, akademianın sermayenin terzileri olarak yoğun ilgi gösterdikleri ve bir çok proje ile ödüllendirildikleri alan. Oysa böyle olsa bile Türkiye’de yükseköğrenimi bitirenlerin işsiz kalma oranı bu kadar yüksek olduğu düşünülürse o zaman işsiz kalanlara devlet geri ödeme yapması gerekir. Değil mi? Harçların bir başka nedeni de; son dönemde krizde siyasal iktidar açıkladığı 7 tane teşvik programıyla o kadar yoğun bir kaynak aktardı ki sermayeye, bunu bir yerden kapatması gerekti. Ne oldu, suya enerjiye zam gibi harçlara da zam yapacak. Çünkü kaynakları kıt. Kapitalistleşmenin getirdiği aşırı sermaye kullanımı, teknoloji-inovasyon arttıkça nitelikli emek gücüne ihtiyaç duydu. Rekabetle birlikte daha nitelikli emek gücünü ulusal düzeyde üretme politikaları da üniversitelerin buna uygun yapıya dönüşmesini gündeme getiriyor. Meslek yeterlik kurumu yasası da Türkiye’de bunun bir yönüydü. Şirketler aldıkları elemanı iç eğitimden geçiriyor. Onun miktarı da bütün harcamalar içinde oldukça yüksek. Bu yüzden rekabet artıp kar oranları düştükçe şirketler diyor ki, bana gelen mühendis, iktisatçı, işletme uzmanı vs daha donanımlı-eğitimli gelsin. Eğitimli gelsin demek, aynı zamanda belgelendirme demek. Belgelendirme de kapitalistler için yeni bir yatırım alanı demek. Kapitalist sistem böyle iç içe işliyor. Birileri sana belgeleri satacak, birileri belgelendirmen gerektiğini göstererek standartlaştırmayı getirecek, bir başkası da belgeyi almayanları daha niteliksiz iş gücü olarak daha ucuza çalıştıracak. ABD’de mühendislerin %92si çok kötü koşullarda ücretli, diğer kesim yönetici konumunda. Türkiye’de bu daha kötü durumda. Geçen sayımızda 50/D yasasına karşı örgütlenen asistan bir arkadaşla da röportaj yapmıştık. Arkadaşımız, Bologna süreci kapsamında artık üniversitelerde daimi kadro istenmediğini belirtmişti. Bu süreçte akademik kadroları neler bekliyor? Üniversitelerde kadro yapısı tamamen dönüştürülmek isteniyor. Ellerinde nasıl bir üniversite kadrosu olacağına dair çok detaylı bir planları yok. Üniversite kendi kaynaklarını bulmaya çalışırken kaynaklarını proje üzerinden bulacağı ve proje merkezli-girişimci üniversite olduğu için, proje var olduğu sürece akademik kadronun var olması bekleniyor. Türkiye’de yükseköğretim yasası daha çok iş güvencesi üzerine kurulduğundan da mevcut yapı artık çok da kabul edilmiyor. Zaten şimdi bile Türkiye’deki profesörlerin %90’ı iş dünyasının talepleri üzerine kendini biçimlendirmiştir ve Akademia’nın gereklerini hiç yerine getirmemektedir. Aslında şu an Türkiye’de üniversitelerdeki akademik kadroların büyük bir kısmının akademik yeterlikten donanımdan yoksun olduklarını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Akademia’nın kendine ait bir takım standart belirlemeleri olması gerekiyor. Burada kastettiğim asistan arkadaşlara yapılanlar değil. Doktora tezini vermiş bir arkadaşa yetersiz dediğiniz zaman siz aynı zamanda, o doktora yeterliğini veren 5 tane profesörü, o doktora tezini alan ve sunulduğunda kabul eden profesörleri geçersiz kılıyorsunuz. Yetkin mühendislikte de benzer şekilde, üniversite işe yaramıyor deniyor. Liseler gibi, dershane gibi sertifika programları olacak. Türkiye’de ben AKP döneminde buna yöneleceklerini sanmıyordum, büyük ihtimalle kendi kadrolarını oluşturmakla da bağlantısı var. Üniversitelerin kendi karar alma mekanizmalarından, “özerkliğinden” bahsediliyor. Nedir bu özerklik? Artık üniversiteler bağımsız bir şekilde kendi kararlarını mı alacaklar? Bologna sürecinin ilk metninde yükseköğretime ait ifadeler kullanılırken, 4 tane temel şey var, üniversiteler özerk olacak, araştırma ve öğretim ayrı olmayacak, araştırma geliştirmelerde özgür olacak. Bunlar kendi başına çok önemli, anlamlı. Fakat bu ifadelere üniversiteler AB’nin rekabet edilebilmesinin gereklerini yerine getirecek deyince bu özerkliği yeniden değerlendirmek lazım. Özerkliği vurguladıktan sonra, üniversiteyi rekabetçi bir dil olarak kurduğun zaman, üniversiteler kendi kaynaklarını kendi yaratacak dediğiniz zaman o üniversite özerk olamaz. Nereden kaynağını sağlayacak? Ya velilerden, ya da piyasadan proje alacak. O zaman özerk üniversite istiyoruz dendiğinde hangi özerkliği kabul ettiğini söylenmesi, YÖK’e hayır dendiğinde; sermaye de YÖK’e hayır diyor artık. O zaman özerklik kavramını çok iyi ifade etmek lazım. Özerklik bugünlerde kamu üniversitelerin kendi kaynaklarını yaratabilmek için bütün girişimci faaliyetlerin önünü açmak anlamına geliyor. Vakıf üniversiteleri için de 2 anlama geliyor, hem öğrenciler başvursun istiyor (merkezi sınavdan rahatsız), hem de YÖK denetlemesin istiyor. O yüzden özerklik kavramını, YÖK’ün-TÜSİAD’ın temsil ettiği özerklik kavramını dikkatli düşünmek lazım. Özerklik kavramı, toplumsal kamusal zorunluluğu olmayan bir girişimci kurum olarak üniversitelerin kendi alanını geliştirmek anlamında bir özerklik. Yoksa üniversitelerin tarihsel-toplumsal eleştirel bir var olma haline ait bir özerklik değil. Vakıf üniversiteleri Merkezi Sınav Sistemine karşıyken, TÜSİAD onun geliştirilmesini savunuyor… Dünyada eğitime ait sermayenin-siyasal iktidarların talepleri homojen değil. Bir grup üretim yapan, hizmet sektöründe olan sermaye nitelikli işgücü istiyor. Bir grup sermaye de eğitim alanına yatırım yapmak istiyor. Bu sermayeler arasında siyasal iktidar da hem temsil ettiği kitleyi, hem uluslar arası rekabette temsil ettiği sermayeyi en iyi şekilde ifade etmek istiyor. O yüzden eğitimdeki dönüşüm çok yavaş oluyor. Çok farklı taleplerin kesiştiği bir yerden bahsediyoruz. Farklı taleplerin kesişmesinde özellikle TÜSİAD gibi daha büyük sermaye grupları nitelikli emek gücü için merkezi seçim olsun istiyor. Bana kalırsa eşitsizler arası bir ilişkiye rağmen bu sistem önemli bir işlev görüyor. Vakıf üniversiteleri sınavları ise istemiyor, çünkü başarılı öğrenciler tarafından tercih edilmiyor. İlk 10’a, 100’e, 1000’e burs veriyorlar. Milli Sınav Sistemi ile ilgili net bir cevap yok. YÖK ilk defa son raporunda üniversite sistemini üniversite öncesi eğitim sistemiyle birlikte ele almak gerekir dedi. Batı Avrupa’da bir eleme sistemi vardır. İstihdamın talebine göre farklı hedefler belirlenir, insanlar aşama aşama elenir. YÖK raporunun, muhalifler açısından da önemli olan, “güzel” yanı da bu. Üniversiteyi anlamak için mutlaka bütün eğitim sistemini bir akış halinde görmek gerekir. Bir önceki Milli Eğitim Bakanı’nın dediği gibi “Türkiye’de herkes süt içmek istiyor, bazıları sütü sağmak zorunda”. Sütü sağmak zorunda olanlar da memleket için önemli insanlar. Yani “Meslek Lisesi Memleket Meselesi”**. Birileri işçisin sen işçi kal da demiyor. Birileri sen işçi-usta ol diyor, kalanı da üniversiteyi bitirsin. Yine üniversitelerin demokratikleşmesinden, yönetime öğrenci katılımından bahsediliyor. Yıllarca öğrencileri yönetimden uzak tutmaya çalışan bir anlayış, YÖK’ün kuruluş amaçlarından birinin de bu olduğunu hesaba katarsak; neden bir anda öğrencileri yönetime katmayı kendisine amaç edindi? Bologna sürecinin en önemli göstergesi, üniversitelerin çağdaş bir işletme tarzında yönetiyor olması. O yüzden üniversitelerde son dönem bizi yoran vizyon-misyon belirlemeleri vardı. Bir kurumun devam edebilmesi için kendi içinde meşruiyetini sağlaması gerekiyor. Meşruiyeti sağlamak da onların deyimiyle iç ve dış paydaşların o sürece onay vermeleri, onay vermelerini sağlamaları anlamına geliyor. Türkiye’deki öğrenci arkadaşlar da, akademisyenlerin %90ı da maalesef paydaş olmaya hazır. Türkiye gibi toplumsal değişimin hızlı olduğu ve değişimin adaletsizliğine, haksızlıklarına karşı, toplumsal bağları en az olan, o yüzden en dinamik radikal karşı çıkışlar sergileyen öğrencileri üniversitedeki dönüşümün bileşeni yapmak, ona katılımcı bir rol atfetmek çok çok önemli. Bunu başarırsalar da artık Türkiye’de zaten yok olmuş eleştirel düşünce bir şeylere karşı çıkma geleneğini tamamen ortadan kaldıracaklardır. Bu sadece üniversitede değil, Türkiye’de toplumsal alandaki muhalif düşünce geleneğini de mahvedecek-ortadan kaldıracak bir gelişim. Birileri de buna demokrasi diyor, onu düşünmek lazım. Bir yandan yapısal değişiklikler yapılırken bir yandan da ortak bir ders kredi sistemi oluşturulmaya çalışılıyor, “öğrencilerin ve akademisyenlerin hareketliliğini sağlamak” adına değişim programları düzenleniyor. Bu değişimler hangi ihtiyaca yönelik yapılıyor? Bu değişim programları çok çok önemli. Aslında kültürel açıdan bir üniversite sisteminin farklı dil-farklı kültür- farklı ırklar arasındaki hareketliliği sağlaması kadar güzel bir şey olamaz. Fakat, Bologna sürecinde mobilite dedikleri nitelikli emek gücü mobilitesi, insanların değil. Herkes değil, sen mühendissen kendi alanında donanımlıysan sen mobil oluyosun. İnsan olarak değil, emek gücün iyiyse. O yüzden mobiliteyi çok iyi irdelemek lazım. Mobil olmanın yanı sıra, Doğu Avrupa’daki bütün tarihsel temel bilimleri yerle bir ettiler. Neydi, “Innovation of East Asia” diye önemli bir rapor vardı. Avrupa’daki bütün bu Bologna süreci ile bağlantılı, Sokrates programı, bilmem ne programı, bütün Doğu Avrupa’daki eski sosyalist ülke insanların sahip oldukları kültürel tarihsel dokuyu paramparça eden bir yapı oldu. Bir uzman ona şöyle diyor: “Sokrates programı nasıl Doğu Avrupa’yı işgal etti”. Tabii ki dolaşım sağlanmalı, hiç değilse kültürel kodlarımızdan kurtulur biraz özgürleşiriz, hatta bana kalsa bir yasa çıkartılsın, Anadolu’daki her vatandaşın herhangi bir ülkesinde bir süre yaşamasını devlet karşılayacak densin. Ama mobilite dedikleri o değil, nitelikli emek gücünün mobilitesi. Erasmus diye bir değişim programı var. Bu, aynı zamanda öğrencilerin (paydaşların) iknasında da kullanılıyor Üniversitedeki akademisyenlerin –öğrencilerin muhalifliğini ortadan kaldıracak bir şey. Hiç kimse ben mesela ilk Bologna sürecine ait Avrupa Eğitim Politikaları Alanı oluşumu diye bir sunuş yaptığımda, İstanbul Üniversitesi’nde gelen- katılan arkadaşlarımızın çoğunluğu üniversitedeki Bologna sürecine katılmak isteyen hocalarımızdı. Muhalifler zaten bilmiyorlardı. Hocalarımız da “niye karşı çıkıyorsunuz ki yani öğrenciler işte ne güzel dil öğreniyorlar, bizde olmayan alet-edevatları öğreniyorlar” gibisinden şeyler söylemişti. Doğru ama nitelikli emek gücü oluşturma sürecine ait bir kültürel hegemonya, nitelikli emek gücünü oluşturup sadece onlara haklar verme, yani kendi iç hegemonik varoluşlarını kuran bir yapı arz ediyor. Türkiye’de Üniversitelerin abartılı olacak ama %99’unun web sayfasını açtığınız zaman karşınıza Erasmus programı çıkar. Bu konu da Türkiye’de sol grupların hiçbir zaman dikkatle üzerine dikkatle eğilmedikleri ama çok önemli bir konudur. Diyalog önemli ama onlar bunu istemiyor, nitelikli emek gücü, bir meta olan nitelikli emek gücü istiyor. Karşı çıkışın buradan yapılması gerekiyor. Üniversiteyle ilgili son dönem çıkan raporlarda sıkça karşılaştığımız söylemlerden birisi de “üniversitelerin finansmanının yeniden düzenlenmesi”. Bu söylem tam olarak ne anlama geliyor? Bütün problem burada. Üniversiteleri dönüştürecek en önemli argümanları o. Deniyor ki artık kamunun elinde kaynak yok, gerçekten yok, kamunun elinde kaynak olacak alanları artık sattılar pazarladılar. Artık kamu iktisadi teşebbüsleri gibi bir alan yok. Kamunun eskiden kaynağı vardı vergilerdi, bütün sermayeden alınan vergiler törpülendi şimdi kamuda kaynak yok. O zaman üniversite ne yapacak? Kendi yağıyla kavrulacak, böyle olacaksa da daha önce üniversiteleri ilgilendiren finansal yöntemlerin her birinin değişmesi gerek. Eğitimin paralılaşması, üniversitenin bir girişimci olarak üniversite-sanayi ilişkisi adı altında üniversitenin piyasa ilişkilerine hızla eklemlenmesi gerek. Mesela Bilgi Üniversitesi, üniversite adına utanç verici bir durumdur. Her sabah tezgah açıp üzerine ne satarım diye, pasta yapma programlarından tutun da polislere derslerden tutun da sürekli bir takım programlar satmaya çalışan bir yapıya sahip. Çünkü artık üniversite ticari ilişkilerin merkezine yerleşen bir yapı arz ediyor. O yüzden de “sermaye üniversiteden defol” ifadesi artık yanlış bir ifade. Çünkü üniversitenin kendisi sermaye olmaya yani bir şirket gibi hareket etmek istiyor. Kısa vadede, öğrencileri bekleyen değişimler ve bu değişimlerin yaratacağı sorunlar konusunda öngörüleriniz nelerdir? Üniversiteye giriş aşamasındaki öğrenciden mi bahsediyoruz, üniversiteye giren öğrenciden mi bahsediyoruz, üniversiteyi bitirdikten sonra iş arayan öğrenciden mi bahsediyoruz, bunu belirlemek lazım önce. Önümüzdeki yapılmak istenen şey belli: Üniversitenin önünde bekleyen 1.5 milyona yakın insanı üniversite öncesinde eleme sistemi başlayacak. Artık bunun çok maliyetli olduğu, kaynakların kötü kullanımı olduğu biliniyor. O yüzden de eğer üniversite öncesi eğitim sisteminde bir düzenek kurarlarsa üniversiteye akan insan sayısında bir azalma olacaktır. Bu, “Meslek Lisesi Memleket Meselesi” olsun, sertifika programları olsun, kamunun yeniden üniversite öncesi eğitimde mesleki eğitime destek vermesi, hatta bugünlerde mesela sendikaların bile işçileri nitelikli emeğe dönüştürecek eğitim kurumlarını açması gerektiği söyleniyor. Türk-iş’in var. O anlamda üniversite öncesi eğitim sisteminde hızla bir artış olacak. Vakıf üniversiteleri patır patır artık üniversite değil meslek yüksekokulu açıyorlar. Piyasa sürecine çekilen her şey, gittikçe farklılaşır çeşitlendirilir, o farklılaşma –çeşitlendirme çok çok artacak. Herhangi bir eğitim programında bir üniversite öğrencisinin ne kadar iş bulabileceği o üniversitenin kaç tane öğretim görevlisi olduğu, laboratuarının ne kadar olduğu, öğrenci başına düşen periyodik dergi sayısı, hoca başına düşen öğrenci sayısı, açık kullanım alanı, artık üniversiteleri bir standart ölçme haline sokacak. Üniversiteler standart tespitler, ölçütler üzerinden gündeme gelecek. Bu arada ders programları da standartlaştırılıyor. Öyle bir hale geliyor ki, derslere sorulacak sorular bile standartlaştırıyor, hocaya bırakmayalım diyorlar. Belgelendirme olacak, öğrenciler de o belgelendirmeden dolayı pragmatik-piyasanın işine yarayan bilgilerle yoğunlaşan bir öğrenci kitlesine dönüşecek. Şimdi bile öğrencilerde bu değişimi gözlemek mümkün, eskiden öğrencilerim topluma yönelik sorular sorarken şimdi “bu konu ne işime yarayacak?” gibi sorular arttı. Üniversite sonrası için de şunu diyebiliriz: Türkiye, kapitalistleşmenin geldiği bugünkü aşamada sürekli bir işsizlik üretiyor. Bir yandan üretim altyapısı değişiyor, daha önce tamamen ithal nitelikli olan girdiyi içeride üretme çabası içerisindeler. Emeğin yapısı dönüşüyor, nitelikli emek gücü ihtiyacının karşılığı da şu: bu sistemin sürekli işsizlik üretiyor. Türkiye krize girmeden önce bile %8’lerde olan işsizlik %12’lere çıkmıştı. İşsizlerin büyük bir kısmı da üniversite mezunuydu. Demek ki Türkiye’deki üniversite mezunlarını bekleyen en önemli şey (artık ekmek aslanın ağzında değil midesinde), yaşam boyu eğitim. Kendini pazarlama teknikleri, insan mı olacak mühendis mi? Yoksa insan-mühendis mi, mühendis-insan mı? Kendini pazarlayan insanlar arasında rekabet daha bir artacak. Sizce, bu süreç hangi bileşenlerle, hangi yöntemlerle en iyi bir biçimde karşılanabilir? Bugün Türkiye’deki eğitim sistemi özellikle yükseköğretim sisteminin (önümüzdeki dönem üniversite dememek lazım daha çok bunlar yüksekokullaşıyorlar, yükseköğretim sistemi demek lazım) bugünkü eğik düzlemde gidişatını üniversite bileşenlerinin durdurması mümkün değil. Öğretim elemanları paydaş olmuştur, bu işten baya nemalanıyorlar. Dünyanın zor mesleklerinden biridir akademisyenlik. Sürekli yenilenme-bilgilenme gerektiriyor, ama sizden proje ağırlıklı piyasanın pragmatik anlık bilgiler üzerine kurgulanan bir şey talep ediliyorsa, bu hoca için artık akademianın tarihsel değerleri değil, acaba ben nasıl yükselebilirim, nerde hangi projeyi bulabilirim kaygısını belirleyici hale getirmiştir/getirecek. Bu dönemde bazı öğretim elemanları muhalefet edecek ama bu muhalefet az sayıda öğretim elemanı ile gerçekleşeceği için bu olumsuz değişimi durdurmaları mümkün değil. Öğrenciler için de şunu diyebilirim, insan olarak üniversiteli olmanın gereklerini yerine getiren öğrenciler ne yazık ki en çok kaybeden insanlar oluyor. Bence artık, kapitalizmin hayatın her alanında müdahalesinin bu kadar arttığı bir dönemde, bütün toplumsal politik yapılar yüksek öğretime sahip çıkmalı. Artık sendika sadece toplu pazarlık sırasında işverene karşı sesini yükseltmemeli, kendi çocuğunu okutamadığı, okuttuğunda çocuğu iş bulamadığı için eğitime dair de söz söylemeli. TÜSİAD nasıl üniversite raporu hazırlıyorsa, DİSK’de TÜRK-İŞ’de hazırlamalı. TMMOB nasıl yetkin mühendislik olacağına yönelik değil nasıl kaliteli bir mühendislik eğitiminin olacağına yönelik raporlar hazırlamalı. Katsayı kararı çıktığında TMMOB’da KESK’de Türk-İş de sokaklara dökülmeli. Eğitim-Sen sadece ve sadece eğitimdeki dönüşümü, ticarileşmeyi AKP’nin bir İslami oyunu gibi görmemeli, kapitalist sisteme karşı bir uzun erimli mücadelenin parçası olarak görmeli, o yüzden de eğitim programları oluşturmalı. |
||||||||||
|
||||||||||