Sendika.Org Emek Hareketinin Gündemi
  Karaburun Bilim Kongresi'nden geriye kalan: İtaatsiz olan taş atmanın bilgisidir - Süleyman Dirlik*
  08 Eylül 2009 -  
Karaburun Bilim Kongresi’nin dördüncüsü geride kaldı. Yoğun bir katılımın ve bu katılımın beklentisini karşılayacak yoğunlukta bir programın olması dikkate değerdi. 4 gün boyunca 30 oturumda -açılış ve kapanış oturumları da dahil- 150 civarında tebliğin sunulduğu kongre 1000'e yakın katılımcıyı ağırladı.

Ben de kongrenin "bugüne müdahil olmak ve yarınlarımızı birlikte kurabilmek için ve alternatif kolektif bilimsel üretimin yollarını aramak için" yapılan çağrısına kulak vererek Karaburun yoluna çıktım.

İzmir'den Karaburun'a kadar denizi doya doya seyrederek süren ve iki saate yakın yorucu ama keyifli yolculuğun etkisi daha geçmeden açılış oturumuna katıldım. İlk günün en etkileyici ve belki de kongrenin en uzun oturumuysa "Bilim, üniversite, sermaye" başlığını taşıyordu. 4,5 saatten fazla süren oturumda en az tebliğler kadar salondan yapılan katkılar da oldukça dikkate değerdi.

Kongrenin bu yılki teması "80'den sonra" başlığını taşıyordu. Kongreyi düzenleyen bilim insanları kongrenin amacını şu sözlerle açıklıyorlar: “80'li yıllarda yaşadığımız kırılma ile ortaya çıkan tarihsel-toplumsal süreçler derinleşerek devam etmekte ve umut/umutsuzluklarımızı, düşlerimizi, korkularımızı, beceriksizliklerimizi, tek kelimeyle bugünümüzü etkilemeye/belirlemeye devam etmektedir. İşte böylesi bir tema üzerinden kongre düzenlememizin temel amacı tam da burada yatmaktadır: Darbe sonrası Türkiye’deki değişim pratiklerini olabildiğince bütünlüklü bir şekilde tartışmaya açarak Türkiye’nin bugününü anlamaya katkı sağlamak…

Kongreye dair söyleyecek çok şey var elbette. Hatta oturumlardaki tartışmalara dair de bu yazıda bir çok şey aktarılabilir. Ancak ben bunların ötesinde bir şey yapmak istiyorum. Kongreyi, oturumları ve hatta Karaburun'u uzun uzun tasvir etmek yerine kişisel birkaç tespitimi aktarmaya çalışacağım.

Öncelikle şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Bu kongrenin ayırt edici özelliklerinden biri, bugünlerde çokça karşılaştığımız üzere liberal bir arka plana sahip olmaması. Şirketlerden, AB bağlantılı STK'lardan fonlanıp düzenlenen bir kongre değil Karaburun.

İkincisi bu kongre, bilimin toplumdan ve toplumsal mücadelelerden, yeniden ve yeniden koparılarak piyasa ideolojisinin hizmetine sürüklendiği bir bakış açısına başkaldırıyor.

Üçüncüsü, bence bu kongre taraflı bir kongre. Yine hep karşılaştığımız "bilim tarafsız olmalıdır" safsatasının ötesinde bu kongre (düzenleyicileri, sunum yapanları ve izleyicileriyle) fena halde taraf tutuyor:
“Birçok defa, yaptığımız işin "hayalperest bir girişim" ya da "naif bir macera" olduğu söylendi. Akademinin "yaramaz, susmaz, boyun eğmez, başına buyruk çocukları" olarak geçici bir hevesin peşinden koştuğumuz anlatıldı. Bunlara "evet öyleyiz, çünkü 'bilim itaatsiz olana ihtiyaç duyar' diye cevap verdik. Piyasanın ve devletin dogmaları altında kişiliksizleştirilen, akademisyenlerin kariyer planlarından sanayi ortaklıklarına kadar birçok alanda toplumsal sorumluluklarından kaçan, birer piyasa işletmesi haline gelen üniversitelere karşı çıktık. Süregiden neoliberal düzenlemelere karşı direndik.”


Dördüncü tespitim, diğer üç tespitte de "kongreyi düzenleyenler" diye bahsettiğim kişilere dair. Bu arada kongreyi düzenleyenlerden bahsederken sadece resmi düzenleme komitesinden bahsetmiyorum. Çünkü 4 gün boyunca gördüğüm, tanıştığım, tartıştığım birçok insan -kongreye katılanların ihtiyaçlarının karşılanmasından kongreye sunulan tebliğlerin değerlendirmesini yapanlara kadar- bu kongrenin gerçekleşmesi için çok ciddi bir emek sarf ettiler. Sözün kısası, bu kongreyi düzenleyen kişilerden birisi olan ve ilk günün akşamı uzun uzun sohbet ettiğim öğretim görevlisi bir arkadaş, kongrenin bir mücadele pratiğinden çıktığını anlattı. Kongreyi 4 yıl önce İzmir'de asistanların güvencesizleştirilmesine karşı verdikleri mücadelenin ardından yapmayı planlamışlar ve o mütevazı girişim bugün bilim dünyasında önemli bir deneyim olarak yerini almış durumda.

Bu tespitlerden yola çıkarak, dönüş yolunda düşündüğüm ve kongreye naçizane bir katkısı olabileceğine inandığım eleştirilerim de var elbette. Bu eleştirileri de lütfen akademi camiasından gelen bir eleştiri olarak ele almayın. Çünkü bu eleştirileri akademide lisans eğitiminden öteye gitmek istemeyen bir lisans öğrencisi yapmakta. Bu eleştirileri "bilimin ihtiyaç duyduğu itaatsiz olan"ı kendince "eylemle buluşmayan, eyleme geçirmeyen, eyleme davet etmeyen bilgi itaatkardır" diye yorumlayan birisi yapıyor. Bu eleştirileri "itaatkar olmayan"ı, her devrimcinin alet çantasında bulunması gereken en önemli şey bilgi ve onu kullanma yöntemidir diye yorumlayan birisi yapıyor. O yüzden cüretkar ve samimi olmakta herhangi bir beis görmüyorum.

İlk olarak 4 gün boyunca gözlemlediğim, oturumlardaki konuşmalardan çıkardığım en önemli şeyi söyleyerek başlayacağım: Akademi(1) bence heyecanını yitirmiş! Sunum yapanların çoğunluğu, bilginin ürpertici/değiştirici/sarsıcı/öfkeli gücünü unutmuş görünüyordu. Bilgi, dizüstü bilgisayarımızda ya da kağıtta durduğu gibi durmaz bence, susuz içilen bir rakı kıvamındadır, çarpar adamı ama vazgeçilmez kılar kendini aynı zamanda. O yüzden akademinin biraz adrenaline ihtiyacı var sanki… (Sevgili Temel Demirer'in öfkesinden feyz almalıyız).

İkinci olarak -belki de ilk söylediğimden yola çıkarak- akademinin sokakla ve toplumsal mücadelelerle arasında bir açı farkı olduğunu sezinledim. "Sokağın Bilgisi-Deneyimler" oturumu eğer ki "80'den Sonra Sosyalist Solun Dönüşümü" oturumuyla aynı saate koyuluyorsa ve akademinin büyük çoğunluğu sokaktaki güncel deneyimleri değil de 40 yıldır dinlediklerini dinlemeyi tercih ediyorsa -kimse kusura bakmasın ama- burada bir açı farkı vardır. 30 oturumun içerisindeki tek mücadele deneyimi barındıran (asistanların “Nasıl bir üniversite istemiyoruz” sunumu dışında) oturum dolup taşmıyorsa hep beraber oturup bunun nedenlerini düşünmemiz gerekir.

İlk iki eleştiriye paralel olarak, akademinin bir şeyden özenle kaçındığını düşünüyorum: 80 sonrası gelişen/değişen/kendine bir rota arayan/21. yüzyılın sosyalizminin bugünkü pratiklerini yaratmayı amaçlayan hareketlerden ya habersizler, ya bu hareketlenmelerin devrimci bir dönüşüm yaratacak bir potansiyel taşımadığını düşünüyorlar, ya da bu hareketlerle hesaplaşmaktan kaçınıyorlar. Bunu da, diğer oturumlardaki gözlemlerimin bu tespiti doğrulayacak örneklerine hiç girmeden, sadece "Bilim, Üniversite, Sermaye" oturumundaki gözlemlerimle aktarmaya çalışacağım.

Çerçeve Sunuş, Levent Dölek'in "Asistanların Mücadelesi Işığında: Nasıl Bir Üniversite İstemiyoruz?" sunumu ve Açalya Temel, Cihan Taylan Akdağ ve Ümit Akıncı tarafından hazırlanan, Cihan Taylan Akdağ'ın sunduğu "Türkiye'de Sermayenin Üniversiteden Talepleri Üzerine: Bologna Süreci, YÖK Strateji Raporu ve TÜSİAD Yükseköğretim raporu" sunumları, bugünkü mücadele dinamiklerini de bu dinamiklerin politik analizlerini de ortaya koyan sunumlardı. Bunların dışındaki dışındaki sunumlar ise beni adeta dehşete düşürdü. Oturumun başlığı ‘bilim, üniversite, sermaye’ olunca insanda ister istemez bir beklenti oluşuyor. 80 sonrası üniversitelerde YÖK'ün kurulmasıyla başlayan baskı ve faşizm koşullarının, 90'larla beraber neoliberal politikaların üniversitelere yönelen saldırılarının, bu yıllar boyunca bilginin üretiminde ve kullanımında meydana gelen değişimin ve en önemlisi bütün bu saldırılar, baskılar gelişirken verilen mücadelelerin dillendirileceğini düşünmüştüm. Yanılmışım. Bahsedilen korkuydu, bahsedilen barizin ibrazıydı, bahsedilen üniversiteye dair bir örgütlenme modeli önermeye çalışırken üniversitenin gerçekliğinden ve mücadelesinden bihaber bir boşluktu. Bahsedilmeyen ise 80 sonrasında 20 yıllık bir mücadele birikimine sahip öğrenci hareketinin deneyimleriydi. (Ki bu boşluğu doldurmak adına öğrencilerin yeterince atak davrandığı da söylenemez)

Oturumda söz aldığımda kurduğum cümleleri tam bu noktada yeniden ifade etmenin önemli olduğunu düşünüyorum:

Üniversitede farklı birtakım tavırlardan/duruşlardan bahsedebiliriz.

İlk örnek, Baskın Oran'ın Mümtaz Soysal için söylediği(2) ve özetlemeye çalışırsak "ben her şeyi hocamdan öğrendim, o bir Marksistti, dekan olduğunda baskılara direnen ve polisler onu cemseyle almaya geldiğinde başı dik okuldan çıkan, mahkemede yine dik duran bir marksist. Ama o hocam şimdi Kürt sorununda kesin çözümü Irak Türkmenleri ile Türkiye'deki Kürtlerin yer değiştirmesinden bulan birisi" sözleri. Baskın Oran'a katılıyorum. Ama aynı Baskın Oran, yakın zamanda “bedava üniversite mi olur” diyen ve paralı eğitimi savunan bir liberal. Komikliğe bakın; ırkçı yaklaşımlar sergileyen eski solcu yeni ulusalcı, neoliberal programın bayraktarlığını yapan eski solcu yeni liberal ve orta yerde bir akademi.

Bu örneğin karşısına farklı bir şey koyalım: Harç zamlarına karşı yaz aylarında amansız bir mücadele veren öğrenciler ve bir karikatür dergisinin tartışmadan bağımsız olarak Soysal'a da Oran'a da verdiği bir “kapak" yanıtı: Tayyip Erdoğan odasında oturmaktadır. Dışarıdan "parasız eğitim, müşteri değil öğrenciyiz" sloganları gelmektedir. Tayyip'in düşünce balonundaysa "acaba bir gün bu sloganların Kürtçesi'ni de duyacak mıyız?" yazmaktadır.

İkinci örnek ise kişisel bir hikaye. Bergama köylüleri altın madenine ve siyanürlü ölüm tehlikesine karşı mücadele verirken benim bir hocam, yani bir akademisyen, yani bir aydın, o köylülere ölüm saçacak altın arama şirketinin avukatlığını üstlenmişti. Üniversitede ürettiği bilgiyi toplumun hizmetine değil, sermayenin çıkarına sunmuştu.

Üçüncü örnek bir televizyon programından. Bir üniversitenin Biyoloji Anabilimdalı Başkanı bir zat, yaradılış teorisine inandığını devlet televizyonunda açıklıyordu. Dikkat edin, Fizik değil, Kimya değil Biyoloji Anabilimdalı Başkanı! Merak ediyorum bu şahsın yanında bilgiyle temas edecek genç asistanların nasıl yetişeceğini, bu şahsın dersinde öğrencilerine ne anlatacağını.

Dördüncü örnek İsrail karakoluna taş attığı için akademi dünyasından dışlanmaya çalışılan Edward Said'e sahip çıkan Columbia Üniversitesi Rektörü Jonathan R. Cole'un tavrı(3). Özgürlükten yana ve Said'in yanında saf tutmuştu.

Bu dört örnek bize bugün üniversitelerimizde ilk olarak piyasalaştırma saldırılarına/bilginin sermayenin çıkarına kullanılmasına karşı bir tavır almaya ve mücadele etmeye zorlamaktadır. Aynı mücadeleyi bu saldırıların ekmeğine yağ süren ulusalcı/liberal/sol liberal eğilimlere karşı da takınmak zorundayız.

Bu yetmez! Üniversiteyle toplum arasında kopan bağı yeniden oluşturmalı ve altın şirketinin değil halkın avukatlığını yapacak biçimde bilgimizi kullanmalıyız.

Bu da yetmez! AKP iktidarının kuşattığı üniversitede gericiliğe ve gerici kadrolara karşı özgürlüğün, bilimin, bağımsız üniversitenin mücadelesini vermeliyiz.

Ve yine yetmez! Profesöründen öğrencisine, asistanından çalışanına kadar bütün bir üniversite kendisine, üniversiteye, topluma yönelen neoliberal, gerici, faşizan saldırıya karşı taş atmayı ve atılan taşın sorumluluğunu hep beraber taşımayı öğrenmelidir. Bu taş bazen 1 Mayıs'ta Taksim'e gitmek için bir polis barikatına ulaşacaktır. Bazen iktidarın baskılarına karşı bir akademik manifesto olup üniversitenin çatısına asılacaktır. Bazen bir makale olup yazın dünyasında saf tutacaktır. Bazen de bir kongre olup Karaburun'a akacaktır.

Karaburun Bilim Kongresi'nin düzenlenmesinde emeği geçen, Karaburun'a gelerek taş atmayı seçen, ve o taşın sorumluluğunu taşıyan herkese teşekkür ediyorum...

* Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Lisans Öğrencisi

Notlar:

(1) Bu yazıdaki "akademi"den kasıt elbette ki üniversitelerdeki tüm akademik üyeler değildir. En azından "bilim itaatsiz olana ihtiyaç duyar" şiarıyla bu kongreye katılmış ya da katılamasa da bunu benimsemiş kişilerdir.

(2) Bana Her Şeyi Öğreten Hocam, Baskın Oran, 30.08.2009, Radikal İki

(3) İşte Örnek Evrensel Tavır: Özgürlük Yoksa Bilim de Olmaz, Jonathan R. Cole, Radikal, 24.09.2005

Sendika.Org Anasayfa

Sendika.Org'un tüm yazili ve görsel içerigi kaynak göstermek kosuluyla özgürce kullanilabilir.