![]() |
| Krize karşı sendikalar ne yapmalı?- Özgür Müftüoğlu (EmekDünyası.net) | ![]() |
|||||||||
| 01 Kasım 2008 - | ||||||||||
|
emekdunyasi.net tarafından Evrensel Gazetesi'nden derlenmiştir
(1) / 17 Ekim 2008 Kriz karşısında sendikalar ne yapıyor? Geçen hafta bu köşede dalga dalga yayılan ve emekçiler için büyük bir yıkımı da beraberinde getiren kriz karşısında sendikaların tepkisizliğini eleştirmiştik. Bu hafta içinde nihayet bazı konfederasyonlardan krize yönelik açıklamalar geldi. Kriz üzerinde açıklama yapan konfederasyonlardan biri Türk-İş’ti. Türk-İş Başkanlar Kurulu 14 Ekim Salı günü yaptığı açıklamada, krizin faturasının emekçilere çıkartılmaması gerektiği, Türk işçisinin fatura ödemekten usandığı ifade ediliyor. Ayrıca, krizin yakından izlenmekte olduğu ve krizin etkilerinin işsizleştirme ile aşılmasına yönelik her hamlede aktif tavır alacağı söyleniyor. Ama bu aktif tavrın ne olacağı konusunda hiçbir açıklama yapılmıyor. Yani Türk-İş, kriz karşısında yapılması gerekenler konusunda ne somut bir öneri getiriyor ne mücadeleye yönelik kendisine herhangi bir görev biçiyor. Hak-İş’te de krize yönelik olarak 14 Ekim günü Genel Başkan Salim Uslu tarafından bir açıklama yapıldı. “Kriz Ticareti Yaparak İşçinin Hakkına Göz Dikenler Var” başlığı ile yayınlanan açıklama oldukça ilginç. Tüm dünyanın krizle çalkalandığı, sistemin en ateşli savunucularının dahi krizi kabullendiği bir ortamda Hak-İş “aslında bir kriz olmadığı” düşüncesini savunmuş. Hak-İş’e göre ortada bir kriz yoktur, bazı işverenler kriz söylentisi yayarak, işçinin haklarına göz dikmektedir. “Artık yağma yok pamuk eller cebe” ifadesiyle biten bildiride yağmanın nasıl engelleneceği, bunun için nasıl bir mücadele yürütüleceği konusuna ise hiç değinilmemiştir. DİSK, krize yönelik son açıklamayı yaklaşık üç hafta önce yapmıştı. 24 Eylül günü Genel Sekreter Tayfun Görgün tarafından yapılan açıklamada, kriz ve krizin emekçileri olumsuz etkileyeceği yönündeki tespit yapıldıktan sonra, buna karşı yapılması gerekenler sadece işçi sendikalarının ve sol güçlerin örgütlü hareketinin kaçınılmaz olduğundan söz ediliyor. Ancak, bu hareketin nasıl gerçekleşeceği, DİSK’in bu hareketin neresinde olacağı, hangi örgütlenme ve mücadele stratejisi izleyeceği konusunda en ufak bir ifadeye dahi yer verilmiyor. Sendikalardan gelen kriz açıklamalarının en ilginci kuşkusuz T. Kamu-Sen’den gelen açıklamadır. Sadece Türkiye değil dünya sendikal tarihine geçecek açıklamasında Kamu-Sen, kriz karşısında yapılması gerekenler konusunda bir dizi öneri sıralamıştır. “Sosyal sorumluluk bilinci içerisinde vatandaşlarımızı uyarmayı görev olarak görüyoruz…” denilerek sıralanan önerilerde sebze ve meyvelerin kap içinde yıkanmasından, yemeklerin düdüklü tencere ile pişirilmesine, otomobillere bakım yaptırılmasından alışverişin nereden yapılacağına, yastık altındaki paranın nasıl değerlendirileceğinden kredi kartı kullanımından uzak durulmasına kadar birçok konuya yer verilmiştir (Bu arada Kamu-Sen’in yıllardır üyelerine Vakıf Bank’ın üzerinde sendikanın logosu bulunan kredi kartını dağıttığını hatırlatmak gerekir). Yani Kamu-Sen, bir sendika olmaktan öte bir “tüketici derneği”ne yakışan formatla krize yönelik sendikal bir mücadele yürütmeye niyeti olmadığını ortaya koymuştur. Benim de üyesi olduğum KESK, Memur-Sen gibi krizi gündemine dahi almamıştır. Hükümetle yakınlığından dolayı Memur-Sen’in kriz karşısında AKP’den farklı düşünmediğini kriz karşısında da hiçbir şey yapmayacağını tahmin etmek zor değildir. Ancak, Türkiye sınıf mücadelesi tarihinde son derece önemli bir yere sahip olan ve uzun yıllar Türkiye’de toplumsal mücadelenin önünde yer almış KESK’in kriz karşısında hiçbir tepki, görüş, plan ortaya koymaması anlaşılır gibi değildir(!) Görüldüğü gibi Türkiye’de işçi ve kamu emekçi sendika konfederasyonlarının hiç biri kriz karşısında somut bir öneri ortaya koymamış, kendisine bu süreçte herhangi bir rol biçmemiştir. Daha açık bir ifade ile emekçiler için bir yıkıma dönüşebilecek bir kriz karşısında mevcut konfederasyonların mücadeleye niyeti yoktur. Örgütlü bir mücadele gücü oluşturmadan krizle karşılaşmak, emekçiler için önümüzdeki dönemin son derece karanlık olacağının da habercisidir. Konfederasyon yönetimlerinden kaynaklanan bu karanlık ortamda sendikalar içerisinden karanlığı bozmak üzere çıkacak sesler son derece önemli hale gelmiştir. Bu bağlamda, Petrol-İş Genel Başkanı Mustafa Öztaşkın’ın bu süreçte emek örgütlerine ortak bir mücadele stratejisi belirlemeyi öneren çağrısı son derece anlamlıdır. Ancak, yukarıda da ortaya koymaya çalıştığım anlayışa sahip konfederasyon yönetimleri var olduğu sürece Öztaşkın’ın çağrısının yaşam bulmasının pek de mümkün olduğunu düşünmüyorum. Bu çağrının yerini bulması için mevcut anlayışın, sınıfsal bir yaklaşımla milyonlarca emekçiyi kucaklayacak ve mücadeleye yönlendirecek bir anlayışa dönüşmesi gerekir. Türkiye işçi sınıfının konfederasyonlardaki mevcut anlayışı dönüştürecek güce sahip olduğuna kuşku yoktur. Ancak bunun için zamanın giderek daraldığını hatırlatmak gerekir. (2) / 24 Ekim 2008 Geçen hafta bu köşede işçi ve kamu çalışan konfederasyonlarının krize yönelik açıklamalarına yer vermiş ve bunlardan hiç birinin kriz karşısında emekçilerin haklarını koruma konusunda herhangi bir somut öneri getirilmediğini, pasif konumlarını sürdürdüklerini vurgulamıştım. Ayrıca, krizin getireceği yıkım karşısında emekçiler için tek çıkış yolu olan birlikte mücadele konusunda konfederasyonlar böylesine pasifken umutlu olamadığım görüşümü de ifade etmiştim. Geçen bir hafta içerisinde konfederasyonlardan krize karşı yeni bir haber gelmedi. Ancak ETUC (Avrupa İşçi Sendikaları Konfederasyonu), Türk-İş, Hak-İş ve DİSK ile ortaklaşa bir konferans düzenlendi. Konferansın adı oldukça uzun ve ilginç: “Sivil Toplum Diyalogu-Ortak Çalışma Kültürü Aracılığı ile Avrupa Birliği ve Türkiye’den İşçileri Bir Araya Getirmek”. Avrupa ülkelerinden bazı sendikaların da katıldığı konferans “işçiler bir arada” adlı bir proje kapsamında yapılıyor. 22 ay sürecek proje için AB fonlarından 3 milyon avro ayrılmış. Başlangıçta KESK de bu projenin içindeymiş ama sonra çekilmiş. Kongrede söz alan konfederasyon yöneticileri kriz konusuna değinmiş ve geçen haftaki yazımda da yer verdiğim konfederasyonlarının resmi düşüncelerini tekrarlamışlar. ETUC Genel Sekreteri John Monks’da benzer biçimde krize karşı işçilerin birliğinden söz etmiş. Aslında benzer bir vurguyu Çalışma Bakanı Faruk Çelik de dillendirmiş. Uzun lafın kısası biz “sendikaların krize karşı mücadele stratejileri yok, emekçilerin birliği konfederasyonların bu zihniyetiyle sağlanamaz” diye dertlenirken onlar ETUC ve bakanın da katılımıyla bunu en üst düzeyde sağlamışlar bile(!) Evet, görüntü bizim boşa endişe ettiğimiz yönünde… Ama gelin görün ki yine de cevabını bulamadığımız bir takım sorular var. Bunlardan birincisi konfederasyonları bir araya getiren ve gerçekten işçi sınıfının en temel ve en acil ihtiyacı olan uluslararası dayanışmayı çağrıştıran bu proje ile ilgili. Her şeyden önce kapitalizme, emperyalizme karşı işçi sınıfının enternasyonal birliği bir proje ile sağlanabilir mi? Acaba Marx “dünyanın bütün işçileri birleşin” dediğinde aklına bunun bir proje konusu olabileceği gelmiş midir? Hadi Marx’a kadar gitmeyelim, kriz karşısında işçilerin haklarını çıkarlarını korumak üzere gerekli bir mücadelenin projelendirilerek gerçekleştirilebileceğini samimi olarak düşünen, buna inanan aklı başında bir tek kişi var mıdır? Hele ki bu proje, hemen tüm belgelerinde “serbest piyasa ekonomisine işlerlik kazandırmayı” temel hedef olarak kabul etmiş AB tarafından gerçekleştiriliyorsa… Nasıl oluyor da temel hedefi serbest piyasa olan AB, serbest piyasa anlayışından kaynaklanan bir kriz karşısında işçilerin mücadele etmesi için para ayırıyor, işçiler birlik olsun diyor? AB ve ETUC, Avrupa ve Türkiye işçi sınıfıyla dalga geçiyor…! Bu nereden mi belli? Sadece aklı başında tek bir kişinin bile inanmayacağı bu projeyi ortaya getirdiği için değil, düzenlediği konferansa verdiği isimden de belli. Neydi konferansın ismi: “Sivil Toplum Diyalogu-Ortak Çalışma Kültürü Aracılığı ile Avrupa Birliği ve Türkiye’den İşçileri Bir Araya Getirmek”. Kim sivil toplum, işçi sınıfı mı? Anlaşılan, AB yine işçi sınıfını, sivil toplum; sendikayı, sivil toplum örgütü olarak yutturmaya çalışan anlayışını burada da ortaya koymuş. Tabi ki sendikaları işlevsizleştirme aracı olarak hiç vazgeçemediği “diyalog” söylemiyle birlikte… Bunun üzerine bir de “ortak çalışma kültürü” diye bir şey uydurmuş. Kapitalist üretim tarzında emek vardır sermaye vardır. Sermaye emeği sömürmeye çalışır emekte buna karşı mücadele eder. Emekçi bu mücadeleyi yürütürken tek bir kültürü vardır; o da “işçi sınıfı kültürü”dür. İşçilerin uluslararası dayanışması da gerçekleşecekse yine bu kültür çerçevesinde gerçekleşir. Cevabını aradığım diğer soru da şudur: Türkiye’de işçi sınıfını temsil ettiğini iddia eden üç işçi konfederasyonun temsilcileri, AB’nin 3 milyon avroluk projesinin altında sevgili bakanlarını da yanlarına alarak “kriz için birlik” nutukları atarken, tam da aynı saatlerde kriz gerekçesiyle enflasyonun altında ücret dayatılan, çalışma koşulları esnekleştirilen; işten çıkartma ve ücretsiz izin ile tehdit edilen işçilerin mücadelesinde neredeler? Bakın, Birleşik Metal İş MESS’e karşı bir mücadele yürütüyor. Türk Metal’e üye işçiler Bosh’da, Tofaş’ta, Ford’ta “sendikalarına rağmen” mücadele gayreti içinde. Bunlar dışında aylardır sendikalı olabilmek için direnen işçiler var. Konfederasyon yöneticileri olarak onların yanında oldular mı hiç? Kendi konfederasyonlarınızdaki sendikaların birbiri ile dayanışması için ne yaptılar şimdiye kadar? SSGSS, İstihdam Paketi daha birkaç ay önce önlerinden geçip giderken, bakanın yanında poz vermek dışında ne yaptılar bu süreçte? Neredeydi birlik, mücadele anlayışları? AB projesi olunca, “sivil toplum”, “diyalog” denilince hemen koşup otel lobilerine sendikacılık yapmayı pek de iyi bilirler ama..! Her geçen gün emekçiler çok daha kötü koşullara sürükleniyor. Türkiye işçi sınıfının bu tutarsız, samimiyetten uzak tutumlarla kaybedecek vakti kalmadı!.. Konfederasyon yöneticilerine ya oturduğunuz koltukların gereğini yerine getirin ya da bırakıp gidin demenin zamanı gelmiş de çoktan geçmektedir bile!.. (3) / 31 Ekim 2008 Kriz karşısında sendikaların durumunu ele aldığımız bu üçüncü yazıya başlamadan önce çeşitli zamanlarda karşılaştığım “sendikalarla neden bu kadar uğraşıyorsun” sorusu bir kez de Çarşamba akşamı Hayat Televizyonunda Eko politik programında sevgili dostum Fuat Ercan tarafından dillendirilince kısa bir açıklama gereği ortaya çıktı. Eğer kapitalist toplumun iki temel sınıftan oluştuğunu ve bunlardan birinin de işçi sınıfı olduğunu kabul ediyorsak işçi sınıfının öz örgütü olan sendikaların durumunu ele almak yani “uğraşmak” gereklidir elbette. Ayrıca, bugün sadece sendika üyesi değil tüm emekçilerin haklarının sendikaların da bir tarafında yer aldığı masalarda belirlendiğini düşündüğümüzde sendikalarla “uğraşmak” daha da elzem hale gelmektedir. Bu çok kısa açıklamanın ardından geçen haftadan bu yana sendikalar cephesinde krize yönelik gelişmeleri incelemeye devam edelim. Bu konuda 28 Ekim Salı günü iki gelişme oldu bunlardan bir Türk-İş Başkanlar Kurulu’nda yapılan açıklamalar, diğeri de DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve Çiftçi-Sen’in krize yönelik ortak açıklamalarıydı. Türk-İş, bu son açıklamasında da daha önceki gibi krizin ortaya çıkartacağı olumsuzluklara karşı hükümetten beklentileri dile getirip herhangi bir mücadele programı ortaya koymadı. Ancak burada önemli bir gelişme Başkanlar Kurulu nihayet Yörsan’da, Desa, E-Kart’ta ve Türk-İş Sendikaları tarafından yürütülen diğer mücadeleleri desteklediğini açıkladı. Bu destek sadece açıklamada mı kalacaktır yoksa fiili bir destek haline dönüşecek midir zaman içerisinde göreceğiz. Geçen iki haftada bu köşede sendikaların kriz konusundaki konumlanmalarını aktarırken DİSK’in bu konuda en son bir ay kadar önce bir açıklama yaptığını bunda da hiçbir somut öneri ortaya koymadığını belirtmiştik. KESK’in ise krize yönelik hiçbir açıklama yapmamasını eleştirmiş, gelecek açıklamayı merakla beklediğimizi ifade etmiştik. Salı günü KESK’in DİSK’le beraber yanlarına Türkiye’de en önemli iki meslek örgütü TMMOB ve TTB ile Çiftçi-Sen’i de alarak ortak bir açıklama yapacağını duyunca oldukça heyecanlandım. Türkiye’de farklı gibi gözüken ama özünde işçi sınıfının bileşenleri olan bu kesimlerin bir araya gelerek kriz karşısında ortak tavır sergilemeleri son derece önemliydi. Ancak, “Krizden Çıkış İçin, Sosyal Dayanışma ve Demokratikleşme…” başlığı ile açıklanan programı görünce heyecanın yerini yine umutsuzluk aldı. Bu anlamlı birliktelikten çıkan programın başlığından son cümlesine kadar okuduğumda programı kaleme alanların (ki metin yayınlandıktan sonra bu örgütleri bağlar) kapitalist sistemin işleyiş mekanizmasını bilmediklerini düşündüm. Çünkü daha başlıkta yer alan “Sosyal Dayanışma” ifadesi ile bir mücadele yerine krizin ortaya çıkartacağı koşulları kabullenip buna karşı ayakta duracak mekanizmaları oluşturmanın amaçlandığı izlenimi ortaya çıkıyordu. Ki bu hem AKP’nin tabanındaki dünya görüşü ile hem de Dünya Bankası’nın yoksulluk karşısındaki önerisiyle doğrudan örtüşüyordu. Oysa kriz koşullarında sınıf örgütlerinin dayanışmasından beklenen “sosyal (toplumsal) mücadele” ya da “sınıfsal dayanışma” vurgusu olmalıydı. Program başlığında yer alan “demokratikleşme” vurgusu ile de yine gerek AKP gerekse sermaye kesimleriyle ortaklaşıldığı izlenimi ortaya çıkıyordu. “Demokratikleşme” konusu arkası doldurulmazsa (ki arkasında sınıf mücadelesi vardır) hiçbir gerçekliği olmayan, işçi sınıfının karşısındaki kesimlerin de sürekli dillendirdiği bir kavramın anlamsız tekrarı olmaktan öteye geçemez. Metnin içeriğine baktığımızda emekçi sınıfın ihtiyacı olan “demokrasi”ye ulaşılması için hiçbir mücadele önerisinin olmadığı, sadece demokrasinin bir yerlerden gelmesinin beklendiği sonucu ortaya çıkmaktadır. Söz konusu programın içeriğinde krizin sorumluluğu neoliberal politikalar ile siyasi iktidar, IMF ve Dünya Bankası’na yüklenmiştir. Yani, tam da sistem savunucularının yapmak istedikleri gibi krizin kapitalist sistemden kaynaklandığı gerçeği göz ardı edilmiş, sorunun yanlış politikalar ve yanlış yöneticilerden kaynaklandığı düşüncesi savunulmuştur. Krizin tespiti yanlış olunca krize karşı getirilen çözüm önerileri de aynı yanlış çerçevesinde oluşmuştur. Bu bağlamda, krize çözüm olarak getirilen talepler, sanki bunları gerçekleştirecek “sihirli bir cin” var da o yapacakmış gibi bir beklenti vurgusuyla dillendirilmiştir. Programda daha çok beklenti olarak ifade edilebilecek taleplerin tam da bu kriz sürecinde sermaye kesiminin talepleriyle örtüştüğü görülmektedir. Örneğin anayasanın değiştirilmesi talebi yerinde ve önemli bir talep olmakla birlikte bir mücadele süreci ile desteklenmeyip mevcut koşullar üzerinden gündeme getirildiğinde sermaye kesiminin bu yöndeki talebinden hiçbir farkı kalmamaktadır. Öte yandan, mücadele niyetinden uzak bir demokrasi talebi de akıllarda yine AB’den beklenti içinde olunduğu düşüncesini yaratmaktadır. Ki bu da yine kriz sürecinde sermaye kesiminin sürekli vurguladığı “AB üyelik sürecindeki reformların tamamlanması” talebiyle örtüşmektedir. Sözün özü: Daha önce Türk-İş, Hak-İş, T. Kamu-Sen’in kriz yaklaşımlarında olduğu gibi DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve Çiftçi-Sen’in ortaklaşa hazırladığı programda da örgütler, kriz karşısında mücadeleyi içermeyen, bu konuda kendilerine herhangi bir görev biçmeyen anlayış sürdürülmektedir. Umarız sınıfsal bir mücadele yürütmeden emekçi kesimlerin krizin yıkımından kurtulamayacakları çok geç olmadan anlaşılır ve bu yönde politikalar oluşturulur. |
||||||||||
|
||||||||||