Sendika.Org Emek Hareketinin Gündemi
  Apartheid sonrası Güney Afrika’da liberalizm ve yabancı düşmanlığı-Richard Pithouse
  24 Haziran 2008 -  
Johannesburg’un Doğu eteklerindeki sanayi ve maden kasabaları, hiç de sevimli yerler sayılmaz. Bu kasabalar, eski madenlerden arta kalan steril kum döküntülerinin tam ortasındaki rüzgarlı düzlüklere kurulmuştur. Kışın rüzgar insanı ısırır, gökyüzü çok soluk mavi bir renktedir ve her yer kömür mangallarıyla, açlıktan ölen köpeklerle, terk edilmiş loş dükkanlarla, silah mağazalarıyla, çürüyen fabrikalarla ve madenci şapkalarıyla doludur. Yeni gibi görünen sadece polis arabalarıyla Harry Gwala gecekondu mahallesinin tam köşesindeki iki katlı, ön yüzü briket kaplı striptiz kulübüdür.

Ama arazi mücadelesi burada bile sürüyor. Yoksullar yirmi yıldan daha uzun bir süre önce apartheid’a karşı mücadele içinde elde ettikleri dağınık araziler üzerindeki denetimlerini yitiriyorlar. Devlet, yoksulları merkezi gecekondu mahallelerinden çevredeki kasabalara sürmek için bir kez daha buldozerlerini ve silahlı adamlarını gönderiyor. Her yeniden yerleştirme sırasında birçok insan evsiz kalıyor. Devletin silahlı kuvvetlerine karşı direnebilmek çok güç, ama halk da elinden geleni ardına koymuyor.

Bazen memurları taşlıyorlar. Mahkemeler ilkesel olarak bakıldığında Güney Afrika yasalarına göre sadece yasadışı olmakla kalmayıp ayrıca suç da olan yıkımlar karşısında halka yardım elini uzatmak durumunda. Bu alanda önemli kazanımlar elde edilmiş olmakla birlikte genelde halkı kayıran yasal kararlar çok sınırlı, yasal süreçler çok yavaş ve yıkımlar sürüyor.

Harry Gwala mahallesinde yaşayan en yoksul kadınlar ocaklarını yanık tutabilmek için ellerinin ve dizlerinin üzerinde sürünerek kil yığınlarının içinde yakacak kömür parçaları arıyorlar. Durban’daki Abahlali baseMjondolo hareketinden S’bu Zikode ve Cape Town’daki Yıkımlar Karşıtı Hareket’ten Ashraf Cassiem bu mahalleye Topraksız Halk Hareketi’nin Harry Gwala şubesiyle görüşmek amacıyla geldiler. Bu hareketlerin hepsi de devlet tarafından suçlu ilan edilen ve şiddetli saldırılara hedef olan yoksul halk hareketleri. Toplantı halkı işin, okulun, kütüphanelerin ve kent hayatının tüm nimetlerinin yakınında tutan kent arazilerini savunmayı amaçlayan stratejileri tartışmak üzere düzenlendi. Artık işler buraya vardı. Militan hareketler bir zamanlar apartheid’ın elinden çekip aldıkları haklarını savunmaya çalışıyorlar.

Burada, Harry Gwala mahallesindeki zoraki yıkımlar 2004 yılında başladı. Bu aynı zamanda Topraksız Halk Hareketi’nin yerel yönetim seçimlerine karşı boykot ilan ettiği ve bazı eylemcilerinin işkence gibi ciddi baskılara maruz bırakıldığı bir yıldı. Bir sonraki yılın Ağustos ayında 700 mahalle sakini zoraki yıkımlara son verilmesi ve acilen su, elektrik ve tuvalet sağlanması talebiyle Valilik binasına yürüdü. Yerel Barınma Bakanı Nomvula Mokonyane, yıkımların “barınma olanaklarının genişletilmesindeki bir başka köşe taşını işaret ettiğini” söyleyerek, “bütün bunları yapmamızın nedeni, şefkatli bir hükümet olmamız ve halka onurunu iade etmek istememiz” açıklamasında bulundu. Belediyenin internet sitesi, yürüyüş karşısında “Başlangıçta Harry Gwala mahallesi sakinleri taşınma konusunda bazı tereddütler yaşamış olsalar da, büyük kent belediyesi ve [özel barınma] şirketi itirazlarını görüşmek üzere halkla bir araya geldi ve taşınmalarının neden önemli olduğunu onlara açıkladı” türünde bir tepki gösterdi. Ama Belediye 2006 Mayıs ayında bölge halkını zoraki yıkımlarla bölge dışına atmaya çalıştığında, bölge halkının arazilerini korumakta kararlı olduğu ortaya çıktı.

Johannesburg Star gazetesi “polis, bölge halkının lastikleri yakarak barikatlar kurması üzerine, Wattville yakınlarındaki Harry Gwala kaçak mahallesine kauçuk kurşunlar ve buldozerlerle girdi. Ateş sesleri duyulurken, büyük kente bağlı polis kuvvetlerinin üzerlerine ateş açtığı insanlar çeşitli yönlere doğru kaçıştılar. Yaralanan on iki kişi, bölgedeki hastanelere sevk edildi” diye bildirdi.

Harry Gwala’da yıkımlar şimdi sanki bir savaş anı gibi anımsanıyor. Bugünse bu yerleşim bölgesi farklı türden bir yıkımın, farklı türden bir savaşın yaralarını sarıyor. Tartışma da kısa sürede bu konuya yöneliyor. Johannesburg’da 1955 yılında apartheid’a karşı mücadelenin bildirgesi olarak kabul edilen Özgürlük Şartı, “Güney Afrika, üzerinde yaşayanların tümüne aittir” diyordu. Ama Mayıs ayında yaşanan iki korkunç haftadan sonra, çetelerin yerlilik testinden geçemeyen insanlar, Güney Afrika’nın her yerindeki gecekondu mahallelerinde saldırılara uğradılar, dayak yediler, bıçaklandılar, tecavüze uğradılar ve yakıldılar. Saldırılar Johannesburg civarında başladı. Harry Gwala’da, biri Mozambik’teki Maputo’dan, diğeri Güney Afrika’daki Giyani’den gelen iki Shangaan [etnik] kökenli ailenin evleri yakıldı ve yıkıldı. Geriye yalnızca metrekarelerce yanık toprak kaldı. Topraksız Halk Hareketi’nin yerel kolu saldırıları hızla kınadı ve önceden hareketin daha fazla yayılmasını engellemeye çalıştığı için çatıştığı yerel polisle birlikte çalışmak üzere harekete geçti. Devletten bağımsız bir muhalefet örgütlenmesi içinde olmayan yakınlardaki Makause mahallesinde ise işler daha kötüydü. Burada mahalle yakılmış ve yıkılmış binalarla dolu. Burada ayrıca korkunç biçimde terk edilmiş gibi görünen 200 metrelik uzun bir şerit mevcut. Geçen yılın Şubat ayında 2500 adet gecekondu devletin silahlı güçlerinin tehdidi altında yasa dışı bir kararla yıkılmış ve bölge halkı zorla kentin 40 kilometre dışındaki bir “geçiş kampına” sürülmüştü.

İkinci hafta kıyım kent merkezine sıçradı ve kayıtsız Zimbabwelilere sığınak sağladığı bilinen Merkezi Metodist Kilisesi’nde çatışmalar yaşanırken, bölge halkı kendisini korumak için kiremitleri yığarak barikatlar kurdu. Ocak ayında kiliseye yönelik çok daha yıkıcı bir saldırı daha yaşanmıştı. Bu olayda saldırı polisten gelmişti. Köpekleri, biber gazları ve coplarıyla saldırıp 500 kişiyi tutuklamışlardı. Kilise medyaya, insanların saldırıya uğradıklarını ve kayıtlı durumda olanların bile tutuklandığını açıkladı.

İkinci hafta kıyımlar Durban, Cape Town ve havzadaki diğer küçük kentlere de yayıldı. Durban’daki ilk saldırı, kent merkezinde bulunan bir Nijerya barına yapıldı ve bunu kentin düzlüklerinde yaşayan Ruandalılara ve Kongolulara yapılan saldırılar izledi, daha sonra gecekondularda yaşayan Mozambiklilere, Zimbabwelilere ve Malawililere yönelik saldırılar da yaşandı. Cape Town’daki saldırılar ilk olarak yıllardır inanılmaz cinayetlere kurban giden Somalili küçük dükkan sahiplerini hedef alarak başlamıştı. Devlet yıllardır açıkça Somalileri hedef alan cinayetleri “sadece münferit vaka” olarak nitelendiriyordu.

Çetelerin bazıları, [ANC Başkanı] Jacob Zuma’nın, Bring My Machine Gun (Bana Makineli Tüfeğimi Getirin) isimli seçim kampanyası şarkısını söylüyorlardı. Bazı çeteler gecekondu mahallelerinde Inkatha hareketiyle ilişkili olan göçmen işçi barınaklarından çıktılar. Bazıları sadece genç sarhoş erkeklerden oluşuyordu. Çeteler tarafından insanların yerliliğini sınamak için en fazla kullanıldığı bildirilen testlerden birisi, örneğin insanların dirsek sözcüğü için kullanılan resmi ve biraz eskice Zulu kelimesini bilip bilmediklerinin sorulması gibi davranışlar, yıllardır polis tarafından kullanılan taktiklerden doğrudan doğruya ödünç alınmıştı. Çetelerin yabancı tanımı daima yabancı ülkelerde doğmuş olan Afrikalılar üzerinde odaklanmakla birlikte, bazı örneklerde Pakistanlılar ve özellikle Shangaan, Venda ve Tsonga halkları gibi Güney Afrika etnik azınlıkları da hedef alındı. Polisin kıyımlara yardımcı olduğuna dair bir dizi inanılır iddia bulunmakla birlikte, bazı yerlerdeki topluluk örgütlenmeleri şiddeti kontrol altına almak üzere yerel polis karakollarıyla birlikte çalışmayı başardılar. Hem Güney Afrikalılara hem de göçmenlere yönelik saldırılar karşısında birçok cesur bireysel direniş eylemi gerçekleştirildi.

Johannesburg’daki Protea Güney gecekondu mahallesinde göçmenler, öz-savunma birimlerini başarıyla örgütlemeyi ve sokak devriyeleri yaparak kendilerini korumayı başardılar. Devletle ciddi bir çatışma yaşayan yoksul militan örgütlerin denetimi altında bulunan bölgelerin hepsinde değilse bile çoğunda hiçbir saldırının yaşanmaması ise dikkat çekiciydi.

İki haftanın ardından üç tanesi Güney Afrika yurttaşı olan 62 kişi öldürüldü; sürülen insanlara ilişkin sayılar 80 ile 100 bin arasında değişiyor. Bunların bazıları ülkeden kaçarken bazıları kiliselere, polis karakollarına ve mülteci kamplarına sığındı. Kamplardaki yaşam koşulları genellikle berbat. İnsan hakları örgütleri sert kınamalar yayınladılar ve toplu intihar tehditleri, polisle yaşanan çatışmalar ve Birleşmiş Milletler’in kampların yönetimini Güney Afrika devletinden devralması yönündeki talepler yaygınlaştı.

Apatheid sonrası Güney Afrika devleti

Pan-Afrika ruhunu arkasına alan Thabo Mbeki’nin Başkanlığı, Haiti Devrimi’nin dünya-tarihsel vaadini nihayet yerine getirecek bir Afrika Rönesansı vizyonuna dayanıyordu. Mbeki, 2004 yılının ilk gününde ciddi bir uluslararası basınca direnerek [Haiti’nin başkenti] Port-au-Prince’de Haiti Devrimi’nin iki yüzüncü yıl dönümünü kutlayan Jean Bertrand-Aristide’nin yanındaki yerini almıştı. Altı ay sonra Mbeki Aristide’ye Pretoria’da, kırmızı halı üzerinde sergilenen aşılmadık sıcaklıktaki bir kucaklamayla hoş geldin diyecekti. Bu olay Aristide’nin Şubat ayının son gününde Amerikan ordusunca kaçırılması ve Orta Afrika Cumhuriyeti’ne sürülmesinden sonra yaşanmıştı. Aristide hala Pretoria’da yaşamaktadır.

Bazıları bu dayanışma eylemini Pan-Afrika dayanışması için atılan somut bir adım olarak gördüler. Mbeki’nin sol eleştirmenleri ise yapısal bir uyum programının 1996 yılında gönüllü olarak kabul edilmiş olduğuna ya da popüler siyaseti parti denetimi altına sokmak için 1990 yılından itibaren atılmakta olan kararlı adımlara dikkat çektiler, Mbeki’nin yaptıklarının, hakimiyeti [yerelleştirmek anlamında ç.n.] Afrikalılaştırmaktan başka bir şey olmadığını vurguladılar. Ancak diğerleri Mbeki’nin reelpolitika ruhuyla ve Toussaint l’Ouverture, Bertrand Aristide ile devrimlerinin uğradığı akıbetin bilinciyle hareket ederek, Güney Afrika’nın servetini, Afrikalı karşıtı ırkçılığa karşı açtığı küresel savaşa yoksullar üzerinde kurulan teknokratik bir yönetim sayesinde güvence altına alınan bir burjuva inisiyatifi kazandırmak amacıyla kullanmak gibi taktik bir tercihte bulunduğunu ileri sürdüler.

Haiti devrimini gerçekleştiren kölelerin büyük çoğunluğu bugün Demokratik Kongo Cumhuriyeti olarak bilinen ülkede doğmuştu. Bu devrim, kendi konumlarını terk ederek devrime katılan Polonyalı ve Alman paralı askerleri de dahil olmak üzere uğruna savaşan herkese vatandaşlık ve siyah vatandaşlık hakları sunmuştu. Vatandaşlık hakkı, yerlilik ve etnisite sorunundan ziyade politik bir mesele haline dönüşmüştü. Ancak geçtiğimiz Mayıs ayının iki haftası boyunca Güney Afrika kentlerindeki birçok yoksul mahallede Kongolu olmak hiç de güvenli bir durum değildi. Mükemmel ancak Fransız aksanlı bir Zulu lehçesi konuşan Aristide’nin kendisini güvenlik önlemleri almadan Kongolu ya da Ruandalı olarak tanıtmasının akılsızca bir davranış olacağı yerler hala mevcuttu.

Medyada sürüp giden birçok tartışmanın aksine bu gidişat yeni de değildi. Aslında Mayıs saldırılarından önceki bir ay boyunca Johannesburg’daki Diepsloot mahallesinde gerçekleşen son saldırılarda 30 gecekondu yakılırken 100 kişi mahalleden sürülmüştü. Polis nihayet olay yerine varabildiğinde gösterdiği tek tepki kağıtsız oldukları gerekçesiyle yirmi Zimbabweliyi tutuklamak oldu.

Yine Johannesburg’daki Zandspruit mahallesinde yüzlerce Zimbabwelinin saldırıya uğradığı 2001 Ekim ayından bu yana yer yer meydana gelen saldırılar sonucunda göçmenler gecekondu mahallelerinden sürüldüler. Zandspruit’daki saldırıdan üç hafta önce İçişleri Bakanlığı mahallede yaşayan insanlardan bakanlığın “yasa dışı göçmenleri temizlemesine” yardımcı olmalarının talep edildiği bir “Temizlik Operasyonu” başlatmıştı. 600-700 kişi toplanarak Mozambik ve Zimbabwe’ye sınır dışı edilmişti. Zimbabwe’ye sınır dışı edilen insanların çoğu birkaç gün sonra geri gelip kendilerine verilen on günlük süre içinde ülkeyi terk etmeyi reddettikleri zamansa, eski komşuları tarafından mahallenin dışına atıldılar.

Apartheid sonrası devletin Afrikalı göçmenlere karşı sergilediği aşırı düşmanlık, çeşitli insan hakları ve akademi raporlarında son derece iyi belgelenmiş durumda. Güney Afrika’ya gelen göçmenler hem sistematik biçimde yolsuzluklara bulaşmış hem de göçmenlerden kağıtları olsun ya da olmasın tutuklama ve sınır dışı etme tehdidiyle para sızdırmaya meyilli bir bürokrasi ile polis gücünün oluşturduğu son derece katı bir siyasi rejimle karşı karşıya kalıyorlar. Zulu dilini iyi konuşamadıkları, “doğru” yerde bulunan aşı izlerine sahip olmadıkları ya da “fazla siyah” oldukları için tutuklanıp, önceden hiç ziyaret etmedikleri ülkelere sınır dışı edilen Güney Afrikalılarla ilgili örnekler de var. Polis birisinin “yasadışı göçmen” olabileceğinden kuşkulanırsa ve bu kimse de kendisine ait kağıtlara sahip değilse, tutuklanarak bir hücreye konuluyor ve sonra da sınır dışı edilmeyi beklediği bir sınır dışı etme merkezine yerleştiriliyor. Belgeye sahip olmasına karşın kendisine ait kimlik kağıtlarına sahip değilse yine sınır dışı edilebiliyor çünkü yasa dışılık şüphesiyle tutuklanan insanlardan ülkede bulunmaya yasal hakları olduğunu kanıtlamaları isteniyor. Devletinse bu durumun tersini kanıtlama yükümlülüğü yok. Polisin gözaltı hücrelerinden tek bir ücretsiz telefon araması yapılması hakkı var, sınır dışı edilme merkezlerinden de yine tek bir arama hakkı var ama bu hak da genellikle gasp ediliyor. Bazen Güney Afrika’da bulunmaları kesinlikle yasal olan insanlar bile ortadan kaybolabiliyor. Aileleri bunlara ne olduğunu ancak sınır dışı edilmelerinden sonra öğrenebiliyor. Bu durumun sonuçlarından birisi şüpheli durumda olduğunu düşünen kimselerin kağıtlarını her zaman yanlarında taşımak zorunda olmaları. Bu durumun apartheid döneminin geçiş belgesi sistemiyle olan benzerliği de göçmenlerin dikkatinden kaçmıyor.

Lindela sınır dışı etme merkezi, göçmenler açısından özel bir korku kaynağı durumunda. Johannesburg’un eteklerindeki eski bir madencilik tesisinde kurulan bu merkez, sınır dışı edilmeyi bekleyen yasadışı göçmenleri barındırıyor. “Ciddi insan hakkı ihlalleri” ve “toplama kampı” sözcükleri, tıpkı “suçlular” sözcüğünün politikacıların, polisin ve popüler medyanın önemli bir kesiminin lügatinde “yasa dışı göçmenler” sözcüyle yan yana durması gibi, insan hakları örgütlerinin lügatinde “Lindela” sözcüğüyle yan yana duruyor. Yine de, çoğu yaygın ampirik kanıtlarla birlikte yayınlanan katı kınama mesajları herhangi bir önemli fark yaratmıyor. 1999 yılına kadar uzanan ayrıntılı insan hakları raporları rutin şiddet, uykusuz bırakma, cinsel saldırı, ücretsiz telefon araması hakkının gaspı, aç bırakma ve aç bırakacak kadar sınırlı yiyecek verme, okuma yazma malzemelerinin verilmemesi, salgın yolsuzluklar, kuşkulu ölümler ve gözaltı sürelerinin yargı gözetimi olmaksızın uzatılması gibi olayları tarif ediyor. Lindela’da en az 2004 yılından bu yana ayaklanmalar yaşanıyor. Burası hala bir cehennem. ANC Kadınlar Birliği’nden Nomvula Mokonyane gibi önemli isimler Lindela’da mali menfaatlere sahipler.

Devlet bu konuda asla yalnız değil. Radyo talk şovlarında, gazetelerde ve üniversitelerdeki derslerde, apartheid döneminde beyaz insanların siyah insanlar hakkında imal ettikleri korku ve klişelerin artık çoğunlukla gayet dobraca genelde yoksullar ve özelde göçmenler hakkında imal edildiği açıkça görülüyor. Siyah insanlar hakkında artık ulu orta söylenemeyen sözler kağıdı olsun ya da olmasın yoksullar hakkında söyleniyor. Orta sınıftan siyahlar açısından bu sözleri coşkuyla dile getirmek hiç de alışılmadık bir durum değil. Eski düzenin korku ve düşmanlığı yeni düzende alt edilmiş olmaktan ziyade yeni bir hedef bulmuş durumda.

Neocosmos: Liberalizm ve Devletçilik Arasındaki Yakınlık

Güney Afrika’da yaşanan yabancı düşmanlığını teorileştirmeye yönelik en önemli girişim, Michael Neocosmos tarafından kaleme alınan ‘Foreign Natives’ to ‘Native Foreigners’: Explaining Xenophobia in Post-Apartheid South Africa (“Yabancı Yerlilerden” “Yerli Yabancılara”: Apartheid sonrası Güney Afrika’daki Yabancı Düşmanlığını Açıklamak) kitabı oldu. Kitap, Senegal’ın başkenti Dakar’daki Codesria yayınevi tarafından 2006 sonlarında yayımlandı. Codesria uzun yıllardır yayımladığı eserlerin kalitesine yakışır bir dağıtım ağına sahip olmadığı için, Güney Afrika’da kitabın bir kopyasını elde etmek neredeyse imkansızdı. Ancak Codesria kitabı internete koydu (1) ve basının ilgisini çekmezmiş gibi görünen kitap, Mayıs ayı kıyımlarının ertesinde birden bire yaygın biçimde okunmaya ve tartışılmaya başlandı.

Neocosmos, yabancı düşmanlığını post-modernite ve küreselleşme kavramlarıyla açıklamaya yönelen moda girişimleri reddediyor ve Frantz Fanon’un “yabancıların gitmeleri istendi; dükkanları yakıldı, ahırları imha edildi” diye açıkladığı olayın, 1961 yılında gerçekleştiğini hatırlatıyor. Fanon ve Ugandalı akademisyen Mahmood Mamdani’yi izleyen Neocosmos açısından, sorunların özü sömürgecilik-sonrası devletin yapısından kaynaklanıyor.

Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nden Ernest Wamba-dia-Wamba’yı takip eden Neocosmos, Alain Badiou’yu da çok ciddiye alıyor. Güney Afrika akademik solunun etkili kesimlerini karakterize eden oldukça ekonomistçe siyaset anlayışını siyasete dair politik bir bakış açısı lehine reddediyor. Akademik soldaki tartışmaların temelde piyasa karşısında devlet yanlısı olduğunu ve sıradan halkın aracılık konumuyla ilgili her türlü yaklaşımı reddettiğini ileri sürüyor. Neocosmos’un koyduğu tanıya göre, bu solun devletçi yaklaşımı ile, hakları sadece devlet tarafından bahşedilen ve güvence altına alınan bir şey olarak gören liberalizm siyaseti arasında önemli bir yakınlık mevcut.

Neocosmos’un kitabı, apartheid’ın nasıl Afrikalıları Güney Afrika vatandaşlığından dışladığına ve yabancıları, Bantustan sistemi aracılığıyla, politik ve kültürel bir kimlik olarak imal etmeye çalıştığına dair bir tarihçe sunuyor. Bu duruma popüler demokratik vatandaşlık kavrayışları yoluyla nasıl sürekli olarak muhalefet edildiğini de açıklıyor. Örneğin Siyah Bilinç hareketi, siyah olma deneyimini bir etnisite ilkesi olarak değil bir birlik ilkesi olarak olumlamış ve böyle yaparak da, hem apartheid’ın etnik Bantustan vatandaşlığı fikrine hem de ANC’nin çok-ırklılık fikrine karşı, Afrikalıları, Hint kökenlileri ve karışık ırklardan gelme insanları ırkçı olmayan tek bir politik hareketin içine dahil etmişti. Bazı sendikalar, özellikle de Maden İşçileri Ulusal Birliği, doğum yeri yerine iş yerine dayalı bir vatandaşlık yaklaşımı geliştirmişti. Maden İşçileri sendikası, Lesotho’dan gelen işçiler için vatandaşlık hakkını güvence altına alarak bu ilkeyi apartheid sonrası devletin ilk anlarında uygulamaya koymayı da başardı. 1980’lerde ise Birleşik Demokratik Cephe, kendi ulus ve ulusun düşmanı kavrayışının iki öğesi olarak gördüğü siyah ve beyaz insanların apartheid’a karşı muhalefetine dayanan bir vatandaşlık tanımını olumladı.

Neocosmos tarafından yaptığı çözümleme içinde aşağıdan bir liderlik tarafından zorlanan bir süreç biçiminde tanımlanan, 1980’lerin ikinci yarısındaki apartheid karşıtı popüler mücadelelerin radikalleşmesi ve demokratikleşmesi süreci, yeni bir ulusu mücadele içinde yarattı. 1989’da başlayan ve 1993 itibarıyla az çok sonuçlanmış olan bir süreç olan bu siyasetin hareketsizleştirilip korporatize edilmesi sürecinin, vatandaşlığın tanımlanması bakımından benzersiz bir konumda olan devlet iktidarına geri dönüşü mümkün kıldığını ileri sürmektedir.

Bu bakış açısına göre, yeni demokrasi elmasının içindeki kurt da daha en baştan itibaren buydu. Anayasanın vatandaşlarla şahıslar arasında yaptığı ayrıma dikkat çekmekte ve bu durumun ANC”nin “insan haklarını vatandaş olmayanlara dek genişletemeyiz” diyen açık sözlü ifadelerinin mantıksal sonucuna işaret etmektedir. Ancak ekonomizmin yerine yasalcılığı koymaz. “Kale Güney Afrika” fikrine yönelik dolaysız taahhüdün arkasında yatan motivasyonun önemli bir bölümünün, “yabancı sürülerinin”, Güney Afrika’nın “uluslararası sahnedeki doğru yerini” almasını sağlayacak güçlü bir modern devlet inşa etme coşkusunu tehdit edeceği varsayımından türediğini ileri sürmektedir. Güney Afrika’yı Afrika’nın dışında, Afrika’ya üstün ve Afrika tarafından tehdit edilen bir varlık olarak tahayyül eden fikirlerle, apartheid düşüncesi arasındaki süreklilik açıktır. Devletin yoksulları, pasif konumda tutulan bir nüfus kesimine temel hizmetleri sunmak suretiyle yönetebileceği fikrinin de, bu durumla ilgili bir etkinlik varsayımına ve toplumsal bütünlüğü sağlayıcı kazanımların vatandaş sayısının artmasıyla baltalanacağı varsayımına dayandığını göstermektedir. Neocosmos açısından, ANC’nin “dışlama ve denetim sınırlarının ötesinde düşünmesi olanaksızdır… popüler örgütlenmeler ve militan demokratik mücadeleler artık onun düşünce dünyasına dahil değildir”.

STK’lar tarafından Güney Afrika devletinin eline düşen göçmenlerin maruz kaldıkları hak ihlallerini kataloglamak için yapılan çalışmaları ifade etmekte ve bunların dehşet verici bir özetini sunmaktadır. İleri sürülen kanıtların bazıları özellikle çarpıcıdır. Örneğin, siyasetçiler birçok örnekte belgesiz göçmenlere suç isnat eder ve “yasadışı göçmen” ve “suçlu” kategorilerini şişirirken, gerçekte Güney Afrika’da suç isnatları yüzünden tutuklanan insanların yüzde 98’i yasal vatandaşlardan oluşmaktadır. Vize süreleri bittiği halde ülkede kalmaya devam eden ancak buna karşın tutuklanıp sınır dışı edilmek üzere Lindela’ya gönderilmeyen Alman, Amerikalı ve Britanyalı sayılarıyla ilgili istatistikler de aynı biçimde çarpıcıdır. 1996 yılının ilk aylarında bu rakam 26 bindir. Neocosmos popüler yabancı düşmanı duyarlılıkların gücünü küçümsememektedir ancak ampirik araştırmaların “yabancılara yönelik popüler yaklaşımların son derece çelişkili olduğunu ve devlet organlarının söz konusu olduğu durumlardaki kadar sistemli bir baskıcılığa sahip olmadığını” gösterdiğini vurgulamaktadır.

İnsan hakları STK’larının semptomatik gözlemlerini kabul etmekle birlikte, bu semptomların nedeni hakkında koydukları tanıyı ve önerdikleri yasal önlemler arayışlarını reddetmektedir. Ona göre STK’ların devlet ve toplum bünyesindeki yabancı düşmanlığı hakkında yaptığı kapsamlı ve ayrıntılı kataloglama, göçmenlerin “bazı STK’ların basıncına maruz kalan devletin sorumluluğu olarak görülen” insan haklarına ulaşmasını güvence altına almak üzere hazırlanmaktadır. Bu siyasetse, insan hakları söylemine popüler demokratik siyaset olarak değil, devlete yönelik çağrılar olarak yaklaşmaktadır. Bu nedenle de hem devlete zorlayıcı önlemler dayatma yeteneğinden hem de topluluklar bünyesinde daha iyi yaşam tarzlarının yaratılmasını amaçlayan pratik çalışmaları yürütme yeteneğinden yoksundur. Sadece ricada bulunmaktadır. Neocosmos bunu ifade etmemekle birlikte, ne bu söylemdeki değişiklikler ne de STK’ların resmi sivil toplum bünyesinde yaşadıkları kurumsallaşma, polis tarafından “fazla siyah” olduğu ya da Shangaan dili ya da Fransızca konuştuğu için tutuklanan birinin bakış açısından bakıldığında anlamlı bir gelişmeyle sonuçlanmıştır.

Neocosmmos için “yabancı düşmanlığı ve otoriterlik”, nihayetinde “liberalizmin ürünü” olan “apartheid’çı baskıların bir devamı”dır. Liberalizmin devlet merkezli siyasetine karşı, popüler özgürleştirici siyasetin canlandırılmasını önermektedir. Bu tez elbette Mayıs kıyımları sonrasında, birçokları eşzamanlı olarak daha katı polisiye faaliyetlere, daha fazla devlet istihbaratına ve yoksulları insan hakları konusunda eğitmeyi amaçlayan daha fazla proje yapılmasına çağrıda bulunan görüşlerden çok daha anlamlıdır. Bazı düzeltmelerle birlikte, yoğunluğu artan bazı popüler tepkilerin büründüğü diğer biçimlerin açıklanması için de kullanılabilir.

Liberalizm ve Gerçek Vatandaşlıktan Dışlanma

Son aylarda bazı bölgelerde, lezbiyenlere ve ya pantolon ya da fazla kısa olduğu varsayılan etekler giyen kadınlara yönelik toplumsal saldırılar yaşanıyor. Yoksul kadınlardan ailelerini ve topluluklarını ayakta tutmak için hep daha fazla iş yapmaları beklenirken, gecekondu mahallelerine sağlanan suyun fiyatı, çeşmelerin ve tuvaletlerin sayısı, temizlik işini üstlenecek gönüllülere yönelik ihtiyaçlar ve hasta bakımı gibi konularla ilgili kararların da örtük bir toplumsal cinsiyetçileştirme sürecine tabi kılındığı açık. Ancak tıpkı yabancı düşmanlığında olduğu gibi, bu tür saldırılar hakkında da devletin mantık ve pratiklerini dolaysız biçimde takip ettikleri ya da herhangi biçimde yasal bir nitelik taşıdıkları söylenemez.

Kadınlara yönelik saldırıları açıklamak için hala çoğunlukla kültürel ırkçılıkla ilgili tezler kullanılırken, ilericiler bu saldırıların genel bir ekonomik güçsüzleşmeye bağlı olduğunu ileri sürme eğilimi göstermektedirler. Ekonomik genişleme dönemlerinde bile, sıradan insanların karşı karşıya kaldığı, sonsuz ekonomik krizden kaynaklanan sistemli bir güçsüzleşme elbette mevcuttur. Ancak hem teknokratik devletin bu duruma eşlik eden otoriterliğinden hem de yoksulluk karşısındaki STK’cı tepkilerle, sıradan insanların devlete ulaşabildikleri politik alanların çoğuna hakim olan yukarıdan parti denetiminden kaynaklanan sistemli bir güçsüzleştirme daha mevcuttur. Kadınların güçlü biçimde varoldukları taban hareketlerinin, dışlananların kolektif güç kazanma süreçleri açısından politik alanlar yaratabildikleri yerlerde kadınlara yönelik bu tip saldırıların meydana gelmemiş olması, hatta bunların hiç bir biçimde söz konusu dahi olmaması düşündürücüdür. Bu bölgelerin bu tür saldırıların söz konusu bile olmadığı yegane alanlar olmaması gerçeği de demokratik taban politik projelerinin bu bakımdan sahip oldukları önemi azaltmaz.

Neocosmos’un daha eski bir makalesinde de vurguladığı gibi, demokratik bir taban militanlığını yeniden inşa eden popüler hareketler, Mayıs kıyımları sırasında risk altında bulunan insanları başarılı biçimde savunarak onlara sığınak sundular ve en az tek bir olayda, saldırganlarla kafa kafaya çatıştılar. Durban ve Pietermartizburg’da örgütlü olan abahlali baseMjondolo isimli gecekonducular hareketinin güçlü olduğu 30’dan fazla mahallede tek bir saldırı bile yaşanmadı. Hareket, hepsi de “Gecekonduları 2014 itibarıyla ortadan kaldırmaya” kararlı olan bir devletin tehdidi altında bulunan küçücük bölgelere ve kentsel arazilere tıkıştırılmış olmasına karşın, saldırılar nedeniyle bölgelerinden sürülen bazı kimselere sığınık sunmayı da başardı. Abahlali baseMjondola tarafından yaygın biçimde dağıtılan ve yabancı dillere çevrilen bir açıklamada şöyle deniyordu: “Bir eylem yasadışı olabilir. Bir insan yasadışı olamaz. İnsan kendisini hangi koşulda bulursa bulsun insandır. Bir mahallede yaşıyorsanız o mahalleye aitsinizdir, o mahalledekilerin komşusu ve yoldaşısınızdır.”

Johannesburg’daki Topraksız Halk Hareketi ve Cape Town’daki Yıkımlar Karşıtı Kampanya hareketleri de kıyımlara kısmen karşı koyabildiler. Devletle halk arasındaki çatışmanın muhtemelen en keskin biçimde cereyan ettiği Johannesburg’un batısındaki Khutsong kasabasında, Merafong Tahdid Forumu da güvenlik sunmayı başardı. Bütün bu örgütler, ciddi basınçlar altında seçimleri boykot etmişlerdi ve devlete yapışıp kalan parti yapılarının dışında militan bir taban siyaseti inşa etmeye çalışmışlardı.

Krizler bir bakıma gerçeklikle yüzleşme anlarıdır. Bu tip şoklar karşısında, dolaysız bir meydan okuma var olmaksızın varlığını sürdürebilecek olan belirli türden varsayımlar, iddialar ve spekülasyonlar eriyip gider. Bunların yerini ayağı yere daha sağlam basanlar alır. Neocosmos’un kitabı, yaşanan krizden Nisan ayında olduğundan daha güçlü biçimde çıktı. Ancak Mayıs krizi bu çözümlemeye destek sunmuş olmakla birlikte çözümleme elbette genişletilmelidir. Liberalizm siyasetine yönelik eleştirinin geliştirilmesi gereken istikametlerden birisi elbette Güney Afrikalı yoksulların gerçek vatandaşlıktan dışlanma biçimleri ile bu durumun yaratabileceği umutsuz düşmanlıkların değerlendirilmesi olmalıdır. Nüfusun yaklaşık yüzde 40’ını formel istihdamdan dışlayan uzun işsizlik krizinin şimdi gıda ve ulaşım fiyatlarında görülen ani bir tırmanmayla katmerlenmesiyle birlikte, ekonomik dışlamanın derinleştiği konusunda şüpheye yer yoktur. Elbette insanlar bu sorunla başa çıkabilmek için yeni dayanışma ve hayatta kalmayı amaçlayan komünalizm biçimleri icat etmekte ancak tehlikeli bir umutsuzluk da yaygınlaşmaktadır. Herkes 30’lu yaşlarına eşit ve onurlu bir meslekle girememeyi kaldırabilecek bir konumda olmayabilir. Kendilerine karşı düşmanca davranan bir devletin sınırları içinde yaşayan göçmenler gibi, zayıf olan herkese yönelen bir yağmaya hedef olan gruplar risk altındadır.

Gerçek vatandaşlıktan dışlanma meselesi aynı zamanda bir mekan meselesidir. Güney Afrika devleti, kentlerin 1980’lerden bu yana kazandığı popüler düzlemdeki bütünleşmeyi tersine geçirmeye çalışmaktadır. Yoksulları “dünya klasında kentler” yaratma adı altında, kent merkezlerindeki konutların dışına atmaya yönelik önemli projeler mevcuttur. Merkezi yerlerde bulunan gecekondu mahalleleri de gecekonduları 2014 itibarıyla “ortadan kaldırmaya” yönelik kapsamlı bir programın hedefidir. Birçok kentte merkezi yerlerde bulunan gecekondu mahallelerini ıslaha yönelik bir ya da iki zengin fonlara sahip programlar mevcutken, bunlar kuralı meşrulaştıran istisnalar durumundadır. Gerçek, devletin yoksulları “gecekonduları temizleme” adı altında kentlerin dışına atmasıdır ki bu apartheid ve onun da öncesinde sömürgecilik tarafından aynı amaçlar uğruna kullanılmış olan terimdir. Yoksullar zaman zaman önemli ölçüde özerk öz yönetim derecesine sahip oldukları kentsel alanlardan, periferik apartheid kentlerinin düzenlenmiş ve metalaştırılmış versiyonlarına doğru sürülmektedirler. Bunlar dünya klasında kentler fantezisinden her bakımdan farklı olmakla birlikte bu gerçeğin hoş görülebileceği kadar uzakta bulunan yerlerdir. Kent toprakları ile elektrik ve suyu ele geçiren ve her zaman değilse bile zaman zaman bunları devlet iktidarından önemli derecede özerk biçimlerde örgütlenen bir halk ortaklığına dönüştüren genel olarak yaratıcı bir kentli proletarya, kentsel çevrede güvenli biçimde depolanmış bir bireyleştirilmiş tüketiciler yığınına dönüştürülmektedir. Zoraki yıkım siyasetine geri dönülmesi halkın geçim araçlarına, eğitim ve sağlığa ulaşımına, kentsel bir yaşam arzusuna ve vatandaşlar olarak sahip oldukları kimliğe yönelik dolaysız bir saldırıdır. Bu ikincisi ile ilgili olarak, apartheid koşulları altında Afrikalılara yönelik olarak gerçekleştirilen kent hakkı gaspının vatandaşlık hakkı gaspının merkezi bir parçasını oluşturduğu gerçeği vurgulanmalıdır. Her başarılı yıkım, hala ayakta kalan bölgelerde zaten ciddi düzeylere ulaşmış olan aşırı kalabalıklaşmayı daha da artırmakta ve Güney Afrikalılar arasındaki etnik ve ırksal çatışmalar dahil olmak üzere mekana yönelik her türlü rekabeti tırmandırmaktadır.

Taban örgütlenmelerine dayanan solun ülke çapında yerel parti konseylerine ve komitelerine karşı geliştirdiği 3 yıllık canlı protesto dalgasına karşın, politik dışlanma gerçeğinin elitler açısından fazla bir kıymet-i harbiyesi yok gibidir. Sivil toplum, demokrasinin sadece seçimler ve STK’lardan ibaret bir şey olmadığını her zaman kolaylıkla idrak edememektedir. 1980’lerin isyankar halk mücadeleleri sayesinde gerçek vatandaşlık haklarını ele geçirenler ya da bu hakkı pekiştirenler ya da kendilerine Mandela’nın ulus imgesi içinde tam sosyal katılım vaat edilenler, bugün gelinen noktada, kimlik kağıtları her ne derse desin, gerçek vatandaşlığın kilit öğesinden; yani konuşma, duyulma ve geleceklerini ortaklaşa belirleme hakkından dışlanmış olduklarını görmektedirler. Kalkınma süreçleri ezici biçimde teknokratik nitelikte ve uzman merkezlidir ve parti, şu anda en yoksullar açısından popüler tartışmaları yürütecekleri için bir alan sunmaktan ziyade, sosyal denetim için kullanılan yukarıdan aşağıya doğru bir mekanizma niteliğini taşımaktadır. Aslında, birçok gecekondu mahallesindeki parti yapıları devlet disiplininin silahlı uygulatıcılarıdır. Son birkaç yıl içinde yapılan (ve genellikle açıkça hem STK’cı sol hem de devlet tarafından “hizmet getirme” protestoları olarak yanlış adlandırılan) binlerce popüler protestonun birçoğu, yerel parti yapılarını ve temsilcilerini halk iradesine tabi kılmaya çalışmayı amaçlıyordu. Bu protestoların çoğunda, bunları örgütleyen insanların, mücadeleye bir kez daha “kendi ülkelerinde yabancı durumuna düşürüldükleri için” geri döndüklerini ilan etmiş olmaları son derece çarpıcı bir durumdur. Bu duygu, yasal vatandaşlığa sahip olanlarla olmayanları, toplumu aşağıdan yukarıya doğru demokratikleştirme mücadelesi içinde birleştiren bazı önemli eylemlilikler içinde kendi ifadesini bulmuştur. Ancak demokratik bir örgütlenmenin mevcut olmadığı koşullarda bu duygu, insanın kendi vatandaşlığını “gerçek” vatandaş olmayanlara saldırarak ifade etme arzusu gibi dehşet verici bir biçime de bürünebilir.

Neocosmos’un teorik umutlarını bağladığı popüler demokratik siyaset, Mayıs kıyımlarında hedef alınan insanları savunup onlara sığınak sağlayabilen ve bu savunmayı daha önce, örtük bir biçimde olsa da devlete karşı da sağlayabilen pratik siyasettir. Bu siyaset, aşağıdan yukarıya doğru harekete geçen ve devletle sol STK’lar dahil birçoklarının profesyonel sivil toplumun ve onun yoksulları yönetme hevesinin dışında ve bu nedenle de kriminal saydıkları bir siyasettir. Polis de 2004’den bu yana bu hareketlere boyun eğdirmeye çalışmaktadır.

Mbeki bu siyasetin canlanışını bastırıp kendi özel jetiyle Haiti’ye uçtu. Aristide bu siyasete kucak açtı ve bir Amerikan jetiyle Amerika’yı terk emek zorunda kaldı. Ama bu siyaset Port-au-Prince ve Johannesburg’da, bütün bu zorluklara karşı, askerlere ve polise karşı, polise dönüşme kararı alan çetelere karşı, uzmanlara ve bunların beslediği STK’lara karşı, kırılgan bir biçimde de olsa canlılığını sürdürmektedir.

(1) Codesria’nın http://www.codesria.org/Links/Publications/monographs.htm adresindeki internet sitesinde bulunabilir.

Sendika.Org tarafından Türkçeleştirilmiştir.
Sendika.Org Anasayfa

Sendika.Org'un tüm yazili ve görsel içerigi kaynak göstermek kosuluyla özgürce kullanilabilir.