Adam ben kolektivistim diyor. Takımda herkes eşit ve adil çalışacak ve pay alacak diyor. Daha ileri giderek “sosyalist futbol oynuyoruz” diyor

Bu mesele tam anlamıyla Reza Zarraf’ın ve onun gibilerin gözlerindeki Beşiktaş’lılık ışığını görebilmek ile Biliç ve onun gibilerin yüreğindeki Beşiktaşlılığı görememek ya da görmemek meselesidir.
Biliç gönderiliyor diye neden şaşırdınız ki?
Şampiyon olamadı diye mi gönderildi Biliç?
Şampiyon olsaydı kalacak mıydı peki?
Lucescu diye bir adam vardı hatırlar mısınız? Üstelik o şampiyon da olmuştu? O da gönderilmişti. Hem de sadece Beşiktaş’tan değil, şampiyon oldu ama birileri istemedi diye Galatasaray’dan gönderilmişti.
Neyse şimdi sorun ya da mevcut durum Lucescu değil Biliç…
Sayfalar dolusu değerlendirme yapılabilir bununla ilgili. Ama biliyorum o zaman yazının okunur olma niteliği ya da niceliği azalacak.
Az ve öz bir kaç cümle ile becerebilirsek bam teline vurmaya çalışalım o halde.
Biliç teknik adam olarak üç, bilemedin beş maçı taktik hata nedeniyle maç kaybetti sadece. Türkiye’deki diğer teknik adamların ortalamasının altında bir rakamdır bu. Kaybedilen bu maçlardan birisi de UEFA kupasından elenmiş olunan Club Brugge maçıydı. Unutmayalım bu sezon şampiyon olan takım en az Beşiktaş kadar taktik hata yüzünden maç ve puan kaybetmiş bir takımdır.
Ama aynı Biliç, bu Beşiktaş’a başka bir teknik adamın oynatamayacağı bir futbol oynattı. Avrupa kupası maçlarındaki oyun kaliteleri ve Liverpool gibi bir takımın elenmiş olması unutulmaması gereken düzeylerdir. Biliç olmasaydı Beşiktaş ligde ilk beş için dahi zorlanan takım olabilirdi. Türkiye’deki kendine özgü koşulları bir tarafa koymamak gerekir.
Bakınız dünyanın hiçbir futbol ülkesinde, şampiyonluk iddiası devam eden bir takımın son üç maçtan birisini kaybetmesinin hemen ardından yönetim kurulu bir teknik adam için “gitsin mi? Kalsın mı?” Diye toplanmaz. Üstelik bir sonraki müsabakanın da şampiyonluğun en güçlü adayı ile yapılacak bir derbi maçı olduğu halde.
Siyasi iktidarın futbolda burnunu sokmadığı hiçbir alan kalmadığı Türkiye’de, Çarşı taraftar grubu nedeniyle bu takıma neler yaşatıldığı herkesin bildiği bir durumdur. Öylesine ki işin, söz konusu taraftar grubuna karşı “sarı sendika” örneği “sarı taraftar grupları” oluşturmaya kadar vardırıldığı bir ülkedir burası. Stad yapımı konusunda diken üstünde tutulan bir spor kulübünün kulüp başkanının siyasi iktidar korkusundan dolayı maça gelen muhalefet lideri ile yana yana gelmemek için söz konusu maça gelemediği bir ülkede söz konusu kulübün futbol takımının şampiyon olamamasında aranması gereken başka nedenler yok mudur? Tüm bunlara rağmen fatura neden sadece Biliç’e kesilmektedir. Bu arada yönetim mali kongrede ibra edilmenin mutluluğu yanında, sportif başarısızlığı da ibra etmenin peşindedir?
Ama bunlar hem polemik hem de ayrı birer tartışma konusudur.
Asıl konu başkadır.
Asıl konu Biliç ve Biliç gibilerin bize ters gelmesi ile ilgilidir.
Adam ben kollektivist’im diyor. Takımda herkes eşit ve adil çalışacak ve pay alacak diyor. Daha ileri giderek “sosyalist futbol oynuyoruz” diyor.
Dahası öyle şeyler yapıyor ki; onu herkes sevmeye başlıyor. Popülaritesi Beşiktaş başkanını solluyor. Yöneticilerin esamesi okunmaz iken Biliç sanki Beşiktaş, Beşiktaş sanki Biliç oluyor.
Bize bu tür adamlar ters gelir.
Böyle adamlar bizi bozar.
Oysa bizim ihtiyaç duyduğumuz, toplumun ve özellikle de taraftarın istediği adamlar Biliç gibi adamlardır. Biraz fevri, biraz mağrur ama oldukça samimi ve dürüst. Düzeni sarsacak denli cesur ama infial yaratmayacak denli akıllı ve sağduyulu. Bizim toplumsal olarak ihtiyacımız olan şeyler bunlar değil midir?
Biliç Türkiye Sporunda ve özellikle de futbolda “kaşarlanmış” insanlara çok ters geldi. Bu memlekette on tane Biliç olsaydı, şu anki futbol simsarlarının çoğu iş bulamaz hale gelirdi. Türkiye’de herhangi bir kişi özellikle futbolda kurulu sistematiği işlemez hale getirmeye başlarsa önce rahatsızlık duyulur. Ardından gönderilir. Ama buna karşın hem siyasi iktidarlar ile dirsek teması kuran, hem de yöneticilerin oyuncağı olan, arada bir de günü kurtaracak şekilde şampiyon olan adamlar ise baş tacı edilir.
Beşiktaş bir kez daha kaybetti. Bu kaybediş salt şampiyonluk değil başka bir kaybediştir. Feda diye işe başlayanların “feda” dan ne anladığı, ne anlamadığı kanıtlanmış oldu. Biliç ve onun gibi adamlar ile on yıllara dayanan sözleşmeler yapılmadığı sürece söz konusu bu spor kulüplerinin uluslararası standartlara ulaşması çok zordur.
Türkiye, kurumsallaşmış kurumların kültürünün değil, kurumsallaşamamış kurumların yani bireylerin kurumlarının egemenliği ülkesidir.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.