
30 Mart’tan sonra kendi gündemini yaratamayan ve tekrar plebisitlerin çizdiği siyasi ortama hapsolan sosyalistlerin, bundan sonra aynı tuzağa düşmemeleri için, sandığın sınırlarını yeniden düşünmeleri gerekiyor
Eğri oturalım, doğru konuşalım. 2010 plebisitinden (ya da sözde “referandum”undan) beri Türkiye’de her seçim bir plebisit halini aldı. Sandık artık aslolarak hakim partinin güç gösterisinin ve kitlelerin biatını tazelemesinin aracı. Seçimlerin sonucunda ciddi bir değişiklik beklemek, yeni bir Türkiye’nin doğacağına inanmak, Erdoğan’ın devrileceğini hayal etmek abesle iştigal. Bu umutları satan düş tellallarının günü sayılı olsaydı keşke. Ama artık onlar da bu plebisiter demokrasinin sahte kahramanları. Uzun süre aramızda dolaşacaklar.
Seçimlerde Erdoğan’ı alt etmezsek Türkiye’yi diktatörlük, faşizm, padişahlık, ya da benzeri bir korkunç sonun beklediğini söyleyenler bizimle alay ediyorlar herhalde. Türkiye’nin moral bozucu bir rotaya girdiği muhakkak. Ancak ülkeyi bu rotaya sokan 2010 plebisiti idi. Geri dönüşü olmayan kavşak oydu. Ondan sonraki her sandık, “Yetmez ama Evet”in tasdikinden başka çok anlam taşımadı, taşımıyor. Gücün her aşamada daha da tekelleşmesi gerçekten de yetmiyor, yetinemiyor egemenler. 2002’den beri pişmekte olan ve 2010’da resmen kurulan “hakim parti rejimi” her sandıktan güçlenerek, hunharlaşarak çıkıyor. Önümüzdeki Pazar’dan sonra da başka bir sonuç beklemek gerçeklikle alakası olmayan bir tavır.
O halde oy vermenin, biat silahına dönüşmüş bir seçim sistemine onay vermekten farkı var mı? Boykot çağrısı bu durumda çok da mantıklı değil mi?
Açıkçası, sandık fetişizmine de, sandık fobisine de gerek yok. Evet, hal böyleyken boykot tercihi yapılabilirdi. Ancak, adaylardan bir tanesinin oy oranının yüksekliği, hakim partiye “Biz sana biat etmiyoruz” mesajı verecekse, ya da en azından bu yönde bir atmosferin yaratılmasına hizmet edebilecekse, bu adaya oy verilmesi gerekir. Burada hakim partiden kasıt, sadece başbakan ve onun çevresi değil, temsil ettiği (milliyetçi-muhafazakar, mezhepçi, kapitalist) değer ve pratik sistemidir.
Adaylardan bir tanesi (Demirtaş) bu değer ve pratik sisteminin ilk iki ayağına (yer yer) ters düştüğüne göre, oylarının yüksek çıkması hegemonyaya bir çentik atmak anlamına gelecektir (evet, sadece o kadar). Bu ters düşme durumunun, Demirtaş’ın seçim programında (ve de ait olduğu partinin programında) vaat ettiği hülyalı vizyonla bir alakası yok. Bu adaydan o vizyonu hayata geçirmesini beklemek de yerinde değil. Dolayısıyla hegemonyaya ayak bağı olma durumu, Demirtaş’ın yaslandığı hareketten gelecektir. Demirtaş’a yüksek bir oy oranının, o vizyonla ilgili olmayan pazarlıklara malzeme edileceğini söyleyenler var. Doğru olabilir. Ancak tekrar edelim, asıl olan Demirtaş’ın o vizyonu hayata geçirip geçiremeyeceği değil (bu zaten söz konusu olamaz); hatta o vizyonu (“radikal demokrasi”) sahiplenip sahiplenmememiz gerektiği bile ayrı bir tartışma konusu.
Demek ki değerlendirilmesi gereken, farklı oy oranlarının, ne tür siyasi müdahale alanları açıp, hangilerini kapatacağıdır. Bunu farklı oy blokları, hareketler ve çevreler açısından kısaca düşünelim.
Hakim parti seçmeni
Türkiye’deki en geniş blok bu. Sadece “İslamcı” diye yaftalamak isabetsiz. Milliyetçisinden ideolojisiz pragmatiğine kadar çok geniş kesimler, farklı saiklerle plebisitte (Erdoğan’a) “Evet” oyu kullanacak. Ancak yine de bir ortak paydadan, güç ve para sarhoşluğundan bahsedebiliriz bu blok için. Artık her plebisit bir ritüel onlar için. Ulu Önder’de cisimleşmiş (kendi) güçlerine tapınma durumu. “Sıradan vatandaş”ın yumruklarını (yanlarına da Ulu Önder’i dikerek) seyircinin gözünün içine sokan “gücüne güç kat” afişleri bu durumu özetleyen gerçek birer psikanalitik sanat çalışması. Bu kesimlerden bazıları hakikaten son on iki yılın iktidarlarından güç ve para devşirmiş durumdalar. Bazıları da bunların hayaliyle yaşıyor. Dolayısıyla pragmatik istikrar isteği ve imparatorluk (ve genişleyen iş sahaları) hayalleri birbiriyle dans ederek, bu kesimleri koşarcasına sandığa sürüklüyor.
Kısa vadede bu bloğu çatlatmanın kolay bir yolu yok. Erdoğan’ın karşısına kötü bir taklidini dikip seçmen çalma çabası, son on yılların en komik kurnaz siyaset örneklerinden biriydi. “Akılcı yollarla ikna edemedik bu dindarları, bari Erdoğan gibi biz de kandıralım onları.” Böyle istisnai bir akıl yürütmeyle, yıllardır kimin akıl, kimin hurafe yolunda olduğunu göstermiş oldu bu hesabı yapanlar.
Erdoğan taklidini ezip geçerse, bu kesimlerin (ve rejimlerinin) iyice saldırganlaşacağı su götürmez. “Makarnayla kandırılıyorsunuz” teraneleri, bu kesimlerin gerçek ve sanal (ve bu karşıtlıkla sadece kısmen örtüşen maddi ve manevi) kazanımlarının gölgesinde, gurur incitici bir mırıldanma olmanın ötesine geçemedi. Ancak uzun vadeli (ve bu bloğun bileşenlerini daha iyi anlayan, kavrayan) bir strateji –siyasi, askeri ve ekonomik krizlerin de yardımıyla– aşama aşama küçültebilir bu bloğu. Bu hazırlık yapılmadan gerçekleştirilen ani ve geniş çaplı saldırılar (17-25 Aralık süreci örneğinde görüldüğü gibi), bloğu iyice birbirine kenetler.
Kendi elleriyle ağaçsız, oksijensiz, zevksiz (ve de giderek daha kanlı, kalpsiz) bir kent, ülke ve bölge kuran bu kesimler, şimdilik bu sürecin semeresini yeseler de, gün gelecek bedelini de ödeyecekler (bütün bu sürecin önderlerinden Gülen Cemaati’nin başına gelenler, bunun ilk emareleri). Bu eşitsiz şekilde ve farklı dozlarda yaşanacak elbette; ve farklı aşamalarda yapılan siyasi-ideolojik müdahaleler, kopuşlar yaşayacak olan kesimlerin nasıl bir cepheye yöneleceklerini tayin edecek.
Cumhuriyetçi seçmen
Erdoğan’ın karikatür versiyonunun aday gösterilmesi, cumhuriyetçi, milliyetçi, ulusalcı, vb. kesimlerin açık bir iflas itirafıydı. Mısır’daki kanlı darbeye kadar Erdoğan’la tam bir görüş birliği içinde olan bir kişinin sahiplenilmesi, aslında hakim partinin ilk on bir yılındaki icraatlerinin benimsenmesidir. Artık 2002-2013 döneminin üzerinde koca bir “Onaylanmıştır” damgası var. Bu seçmen kitlelerinde görülen “O adam gitsin hiç değilse” ruh hali, Ak Parti’nin kurduğu Türkiye’ye hiçbir alternatifleri olmadığının tescilidir. İki ana muhalefet partisinin yapabileceği tek şey, “Erdoğansız AKP”nin Türkiye’sini kurmak (ya da kurabilecekleri zannıyla hayata tutunmak).
Bu anlamda, liberallerin beş-on senedir Abdullah Gül ve Gülen Cemaati üzerinden yapmaya çalıştıklarını, bugün cumhuriyetçilerin yapmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Tek fark, liberallerin bunu coşkuyla, cumhuriyetçilerin ise ayak sürüyerek (ya da “tıpış tıpış”) yapması. İki durum da, bir acizlik göstergesi.
Birinci Cumhuriyet İhsanoğlu ile teslim bayrağını çekmiş, Ak Parti’nin kurduğu rejimin üstünlüğünü içine sindirmeye başlamıştır. Bu durumda cumhuriyetçiler iki ana hatta toplanmış olsa bile, yine uzun vadeli bir strateji ile başka bir ufka sahip olmalarına katkıda bulunulabilir. Birinci (ve sesi yüksek çıkan) hat, Sözcü hattı. Hem defansif, hem saldırgan. 1980’lerden beri kurulmakta olan Türkiye’ye hiçbir alternatifi yok. Bir taraftan ırkçılığa varan milliyetçi tehditlerle, hakim partinin bazı açılımlarını engellemeye; diğer taraftan laikliğin bazı öğelerini korumaya kısıtlamış durumda kendini. İkinci yola ise belki hat demeye bile değmez: yeni rejimden bayağı bir nemalanmış ama, tüyünden örtüsünden hoşlanmadığı için liderlerinden rahatsızlık duyan, arada bir hakim partiye de oy verebilecek kesimler.
Bu iki yol da yol değil. Cumhuriyet değerlerine sahip çıkamadıkları gibi, “göbek kaşıyan adam” ve benzeri söylemlerle rejimi iyice pekiştirmekten başka bir katkıları olmadı on senedir. Kendilerini 1980’den ayrıştıramadıkları için, 12 Eylül’ün tekamülü olan Ak Parti’ye karşı söyleyecekleri bir söz de yok aslında.
Cumhuriyetin Türkiye’ye kazandırdıklarını artık bu kesimlerin partileri bırakın geliştirmeyi, koruyacak durumda bile değiller. Bu kesimler için artık tek yol, iflas etmiş olan birinci cumhuriyetle bağlarını koparıp, cumhuriyetin kazanımlarını başka bir seviyeye taşıyacak yeni bir hareketin inşasına katılmaları. Ya İhsanoğlu ile doruğa eren kendi çaresizliğini kah aşırı milliyetçilikle (2007-2008 sendromu), kah muhafazakarlıkla (2014 sendromu) yamama yolunda devam edecekler; ya da cumhurun iradesini, özgürlükleri baş tacı edinen bir bloğun inşasına girişecekler.
Kürt hareketi
Bu plebisitten hakiki bir beklentisi olan bir tek Kürt hareketi var. Boş yere değil. İlk defa %6.5’in üzerinde bir oy oranının sözü geçiyor. İhsanoğlu fiyaskosu dolayısıyla oyların artması mümkün. Örneğin Alevilerin, mezhepçi rejimin onayı anlamına gelen İhsanoğlu’na blok halinde oy vermesi zor.
Bir de hakikaten alternatifsizliğin yarattığı bunalmışlık var. Yeniliğe susamışlık. Gezi’de ilk defa siyasete bulaşıp, bir buçuk ay sonrasında ortadan kaybolan yüz binlerce (“beyaz Türk”) gencin sandıkta yeniden su yüzüne çıkma ihtimali var. Kürtlerle bu gençlerin birbirine mesafeli durduğu da, Demirtaş kampanyasının bu gençlerde bir sempati yarattığı da biliniyor. Bu seçimde bir buluşma tekrar gerçekleşirse, cumhuriyetçi seçmenin bazı kesimlerinde Gezi sırasında geçici kırılmaya uğrayan Kürt nefreti yine bir gerileme yaşar. Bunun da siyaset için yeni mecralar açacağı aşikar.
Fakat bazı Kürt seçmenlerin, fazlasıyla Batı’ya konuşan bir kampanyaya tepki göstermesi de olası. Yani gelenler kadar gidenler de olabilir. Yine de sadece çözüm sürecinde değil, Rojava ve çevresinde süren çatışma ve mücadelelerde de ciddi bir koz olacağı için, hareket açısından kritik bir “seçim” bu (belki bir tek hareket için plebisit değil).
Sosyalist çevreler
Cumhuriyetçilerden sonra en kötü sınavı sosyalistler verdi bu süreçte. Türkiye’de (emeğin halini ve sosyalizmi bir tarafa bırakıyorum) demokrasinin gelişmişliğini çok olumlu yönde etkileyemeyecek bir plebisit süreci için, sanki bir varoluş sorunuymuş gibi, geçmiş yılların en sert tartışmalarını yaşadılar, en insafsız suçlamalarını yönelttiler birbirlerine. (Bu çevrelerden birine yöneltilen şiddet tehdidi, bu sertliğe zemin hazırlamıştı elbette). Demirtaş’a oy vermeyi sisteme destekle eş tutanlar bir uçta, Demirtaş’a oy vermeyi devrimciliğin şartı sayanlar diğerinde. Çok şaşırtıcı da değil aslında: (1990’ların başından beri) Kürt sorunu memleketin en temel bir iki sorunundan biri değilmiş gibi yaşamaya çalışanlarla, gücünü ve varlığını tamamen Kürt hareketine endeksleyenler olarak ikiye ayrılan (ve de tam da bu haliyle kendini ya Kürtsüzleştirerek ya da Kürt hareketinin içinde eriterek alternatif olmaktan çıkaran) sosyalist çevrelerin halini yansıtıyordu bu kutuplar.
Yok hayır, orta yolu bulmak filan değil derdim. Tam tersine, böyle keskinlikleri meşrulaştıracak bir durumun olmadığını vurgulamak. Eğer yeni Türkiye’nin taşlarının yerine oturduğu, bundan sonra (kısa vadede) yaşanacak büyük dönüşümlerin ancak daha çok muhafazakarlık, mezhepçilik, milliyetçilik, otoriterlik, kapitalist gelişme, çevre/kent katliamı ve sendikasızlaştırma yönünde olacağı fark edilse; seçim-plebisitlerde ancak çentikler açılabileceği kabul edilse, tartışmalar daha sağlıklı ve seviyeli yürütülebilirdi.
30 Mart’tan sonra kendi gündemini yaratamayan ve tekrar plebisitlerin çizdiği siyasi ortama hapsolan sosyalistlerin, bundan sonra aynı tuzağa düşmemeleri için, sandığın sınırlarını yeniden düşünmeleri gerekiyor. Doğru, seçimler bir gün demokratikleşmenin arenası haline gelebilir. Ancak var olan koşullarda, sandıkta ancak küçük ilerlemeler kaydedilebilir. Abartılı beklentiler, bölünme ve bozgunculuğu körükler.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.