Bir halk uyandı, Berkin de uyanacak. Gezi İsyanı’ndaki polis şiddeti üzerine çok şey yazıldı ve söylendi. İsyan her ne kadar artan toplumsal muhalefeti görünür kılıp, Türkiye siyasetinin merkezine oturtsa da, aynı zamanda polisin “afili” bir silahı yaygın biçimde kullanmasına da fırsat verdi. Bu, iktidar karşıtı eylemlerin etkisiz kalmasını sağlamaya çalışan hukuk dışı bir cezaydı. Meşru […]

Bir halk uyandı, Berkin de uyanacak.
Gezi İsyanı’ndaki polis şiddeti üzerine çok şey yazıldı ve söylendi. İsyan her ne kadar artan toplumsal muhalefeti görünür kılıp, Türkiye siyasetinin merkezine oturtsa da, aynı zamanda polisin “afili” bir silahı yaygın biçimde kullanmasına da fırsat verdi. Bu, iktidar karşıtı eylemlerin etkisiz kalmasını sağlamaya çalışan hukuk dışı bir cezaydı. Meşru bir protesto eylemini bile kolayca “şiddetli bir karmaşa”ya dönüştüren bu silaha gaz bombası deniyor. Peki onlarca direnişçiyi komalık eden, onlarcasının gözünü çıkaran, onlarcasının ölümüne neden olan gaz bombası hakkında ne biliyoruz? Bu yazıda polisin gaz bombası kullanmasının siyasal mantığını, neoliberal ve otoriter muhafazakârlığın hayat tasarımına bağlı kalarak analiz etmeye çalışacağım. Bu çerçevede gaz bombasının iktidarın yeni bir yönetimsellik aracı haline geldiğini iddia edeceğim. Gaz bombası, sistem lehine “iyi” toplumsal etkiler üretmesi amacıyla kitleleri yıldırmayı ve toplumsal muhalefeti yerinden etmeyi amaçlayan yeni bir yönetimsellik silahıdır.
Gaz bombası, dünyada polisin sıklıkla kullandığı bir kimyasal. Wall Street’i İşgal Et eylemlerinden Türkiye’ye kadar birçok ülkede sokak gösterilerini bastırmada caydırıcı bir etkisi olduğunu biliyoruz. Öyle ki dünyanın dört bir yanına biber gazı satan Condor firması Londra’daki silah fuarında kullandığı bir görselde, dünya genelinde gerçekleşen gösterilerden seçtiği karelerden birinde, biber gazını “her durum ve hedef için etkili bir çözüm” olarak tanıtmıştı (http://haber.sol.org.tr/dunyadan/biber-gazi-sirketi-eylem-fotograflarini-reklam-malzemesi-yapti-haberi-79606).
Meşruiyet kaybedip sistemik krize giren iktidarların biber gazı “ihtiyacı” giderek artıyor. Örneğin, Türkiye son 12 yılda (ki bunun 11 yılı AKP iktidarıyla geçti) tam 628 ton biber gazı ihraç etmiş (http://rt.com/news/turkey-teargas-import-us-208/). Ve şu da bir gerçek ki, dünya çapında yapılan protesto eylemleri ne kadar artarsa, biber gazı üreten şirketler de bir o kadar seviniyor. Çünkü polis biber gazını artık daha büyük bir sıklıkla kullanıyor, dolayısıyla şirketler de bu durumdan sürekli kâr ediyor. Sonuç olarak artan biber gazı üretimi, karşı-devrimci militer-endüstriyel kompleksin daha da büyümesine neden oluyor. Bugün küresel kapitalist kriz her ne kadar birçok ülkeyi etkilese de, krizden etkilenmeyen karşı-devrimci devlet terörizmi endüstrisinin varlığı gerçek bir olgu haline gelmiş bir durumda.
Özellikle militan 2011 yılı, biber gazının militer-endüstriyel kompleks ve devlet terörizmi açısından ne kadar önemli bir ihraç ürünü olduğunu bir kez daha gösterdi. Zira çökmekte olan Arap diktatörlükleri ve Avrupa’daki neoliberal ve muhafazakâr iktidarlar, artan toplumsal muhalefeti bastırmak için sistematik oranda polis ve asker şiddetine ve yoğun oranda gaz bombasına başvurdular. Bu şu anlama geliyor aslında: Toplumsal muhalefet ne kadar artarsa, rejimlerin satın aldığı güvenlik ürünleri de o kadar artıyor. Bundan daha önemli olan ise gaz bombasının artık kitleleri kontrol etmenin ötesinde daha sinsi bir amacı gerçekleştirmek için kullanıldığıdır: Kitleleri yıldırmak ve toplumsal muhalefeti yerinden etmek, gerekirse yok etmek.
Türkiye’de polis bolca gaz bombası kullanıyor. İlginç olan şey, polisin artık açık alanların yanında kapalı alanlarda da gaz kullanmaktan çekinmemesi. Kapalı mekânlara sıkıştırılan kitlelere karşı kullanılan gaz bombası – özellikle 2013 1 Mayıs’ı ve Gezi İsyanı süresince – toplumsal muhalefetin her türlüsünü “ölümüne düşman” olarak kodlayan polisin nasıl küstahlaşabileceğini bir kez daha gösterdi. Sokağa çıkan herkesin itibarsızlaştırılıp terörist olarak damgalandığı bu savaşta, polisin hayat tasarımı bütün vahametiyle bir kez daha ortaya çıktı. Tüm engelleme ve baskılara, kent meydanlarının tümüyle kapatılmasına rağmen meşru eylem haklarını kullanan insanların “halledilmesi gereken düşman unsurlar” olarak görülmesi, polisin kendisini “savaşan asker”, gaz bombasını da “afili ve caydırıcı bir silah” olarak gördüğünün en açık kanıtıydı. Şu açıktır ki, bugün polis AKP’de vücut bulan kapitalist ve muhafazakâr güvenlik devletinin en önemli baskı ve şiddet aygıtıdır. Gaz bombası ise polisin iktidara karşı yükselen toplumsal muhalefeti ve birden çok muhalifi tek hamleyle etkisizleştirdiği silah, daha da ötesi, bir yönetimsellik biçimidir. Dolayısıyla denilebilir ki, bir iç güvenlik birimi olan polis, “düşman kuvvetlere karşı ordu gibi savaşan” bir kuruma dönüştürülmüştür.
Bir polisin hakkını arayan bir eylemciye saldırısı ya da ona direkt nişan alarak gaz bombası atması, “asimetrik savaş” kavramına da iyi bir örnek oluşturur. Burada temel hedef, eylemciyi hukuksal ve toplumsal haklarını yok ederek salt “biyolojik bir varlık”a indirgemek, böylece “çıplak insan”a dönüştürüp iktidara karşı sergilediği uyuşmazlığı yok etmektir. Böylesi bir şiddetin özünü oluşturan biyopolitik yönetimsellik biçimi, kitleleri yıldırmayı, yaşam biçimlerini ve politik kimliklerini yok etmeyi amaçlar. Kısacası gaz bombası, herhangi bir suçlama ya da yargılama olmadan, “kamu düzeni ve güvenliği” ilkesine dayanarak, gösteri yapan kitleleri susturmak için tasarlanmıştır. Gaz bombası kullanımının ilk hedefi eylemin meydana geldiği belirli gün olsa da; uzun vadede amaçlanan, protestocuları gelecekte yapılacak eylemlerden vazgeçirmektir.
Kitleleri “dağıtmayı” amaçlayan gaz bombası, aynı zamanda kitleleri tahrik etmeyi de amaçlar. Polis, gaz bombası kullanarak, kitleleri harekete geçirmeyi ve kendisine yönelik olası şiddet eylemlerinin ortaya çıkmasını hedefler. Gaz bombası atma eylemi, kitlelerin hevesi kırılana ve kaybolana kadar sürer. Bu taktik, insanları bütünüyle korkutma ve onlara fiziksel ve ruhsal zarar verme üzerine kuruludur. Göstericiler, gaz bombasının kendilerini hedef alması korkusuyla yüz yüze gelirler. Zira gaz bombasına maruz kalmanın türlü türlü olumsuz etkileri vardır: Nefes alamama, yaralanma, gözü çıkma veya öldürülme korkusu gibi. Bu durum, korku ve öfke kontrolünü polisin eline bırakır. Bu nedenle gaz bombası atmanın altında yatan mantık oldukça basittir: Şiddet, gaz bombası atılan kitleler tahrik edilerek, bizzat gaz bombası atma eyleminin kendisi tarafından kışkırtılır. Dolayısıyla gaz bombası hem öldürücüdür, hem de tahrik edicidir. Bu sayede “rejimin bekası” için denetlenebilir hale getirilen kitleler aynı zamanda yönetilebilir hale de gelirler.
Bu bizi gaz bombasının temel kullanılış amacına geri getirir: Rejim için tehlike arz eden “çokluklar”ın oluşumunun önüne geçmek ve toplumsal mücadeleleri pasifize etmek, veya mümkünse yok etmek. Gaz bombası, sürekli devrim korkusuyla yaşayıp kendini her daim tehdit altında hisseden neoliberal ve muhafazakâr rejimleri özenle korumak için bilinçli olarak kullanılan bir yönetimsellik silahıdır. Gaz bombası, neoliberal otoriteryen muhafazakârlığın çöküşün eşiğine geldiği bugünlerde devrim korkusunun giderilmesine ilişkin “sürekli tehdit” olarak kabul edilen olaylara verilen karşı-devrimci bir tepki olarak görülmelidir. Başka bir deyişle gaz bombası kullanımının asıl nedeni, düzeni bozguna uğratma potansiyeli taşıyan kişilere ve olaylara karşı neoliberal otoriter muhafazakârlığı korumaktır. Gaz bombası öyle bir “kararlılıkla” kullanılır ki, polis daha fazla cepheleşen ve daha profesyonel ve özgül bir baskı aracı haline gelen militer bir teşkilat gibi davranır. Dolayısıyla gaz bombası kullanımında polisin bir zor aygıtı olması ile askerileşmesi birbirine paralel olarak ilerler. Polise göre “Anayasa” tarafından tanınmış bir hak olan gösteri bile, rejim için olumsuz siyasi sonuçlar ortaya çıkarmadan gaz bombasıyla dağıtılmalıdır. Siyasi gösterinin gerçekleşmesi ve taleplerini halka duyurması, her ne pahasına olursa olsun engellenmelidir. Tam da bu nedenle gaz bombası, gösteri hakkının demokratikleştirici, özgürleştirici içeriğini yerinden etmeyi amaçladığı için önleyici ve engelleyici, daha da önemlisi, zarar verici bir silah işlevi görür. Düzen için tehlikeli olabilecek her muhalif ve her muhalif gösteri gaz bombasıyla dağıtılmalıdır. Protesto rejim için “rahatsız edici bir unsur” olarak görüldüğünden, kitleselleşmesi gaz bombası tarafından önlenmelidir. Bu yolla gösteri yapanların talepleri asla topluma ulaşamaz, gaz bombası tarafından boğularak kontrol altına alınır ve bastırılır. Uzun lafın kısası, gaz bombası otoriter neoliberalizmin oluşturduğu ve giderek büyüyen militer-endüstriyel kompleksin en caydırıcı silahlarından biridir.
AKP’de cisimleşen neoliberal otoriter muhafazakârlık çökerken, geride bıraktığı daha çok şiddet oluyor. Hayatı piyasalaştıran neoliberal ideoloji, sokakları da polis şiddetiyle insansızlaştırmak istiyor. Başka bir deyişle piyasanın şiddeti polis şiddetiyle ele ele gidiyor. Bu aşamada iktidarın bu çöküşü durdurmak için dişini tırnağına takarak “savaşacağını” söylemek sürpriz olmaz. Yine de neoliberal ve otoriter iktidarın bu daimi savaşının değişim ve direniş olanaklarını tümüyle ortadan kaldırdığını düşünecek kadar da umutsuz olmayalım. Bu yüzden ezilenlerin kudretini temel alan yaklaşımların ikame edilmesi ve siyasal karar alma süreçlerine ezilenlerin kolektif katılımının sağlanması yönündeki çabalara ağırlık vermek, kanımca yapılacak en doğru iştir. Sonuç olarak etkili bir siyaset eleştirisi, iktidarın dağıtılma biçimlerinin eleştirisine yönelmek zorundadır. Şiddetin gündelik hayatla olan ilişkisini ve siyasal alanda nasıl cereyan ettiğini, etkileşimde bulunduğu diğer soyut iktidar ilişkilerini ortaya koymadan analiz etmek eksik olacaktır. Sonuç olarak etkili bir siyaset eleştirisi, iktidarın içkin üretilme koşullarına ve onun gaz bombası gibi şiddet üreten yönetimsellik biçimlerinin eleştirisine yönelmek zorundadır. Ortaklık ve çokluk temelinde sağlanabilecek potansiyel ilişkilerin kurulması için en uygun yollardan biri budur.
* Katkıları için Onur Avcı’ya çok teşekkür ederim.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.