Sermaye sağlığı ve işveren güvenliği kanunu – Merve Gülşen Reviewed by mustafa on . Ülkemizde sıkça yaşanan iş kazası ve meslek hastalıklarına karşı Türkiye Cumhuriyeti Ulusal İş Sağlığı Ve Güvenliği Konseyi'nin politika belgesinde 2009-2013 iş Ülkemizde sıkça yaşanan iş kazası ve meslek hastalıklarına karşı Türkiye Cumhuriyeti Ulusal İş Sağlığı Ve Güvenliği Konseyi'nin politika belgesinde 2009-2013 iş Rating:

Sermaye sağlığı ve işveren güvenliği kanunu – Merve Gülşen

Ülkemizde sıkça yaşanan iş kazası ve meslek hastalıklarına karşı Türkiye Cumhuriyeti Ulusal İş Sağlığı Ve Güvenliği Konseyi’nin politika belgesinde 2009-2013 iş sağlığı ve iş güvenliği hedefleri arasında, iş kazası sıklığının %20 oranında azaltılması kararı alınmıştır. Bu karar, mevcut yasaların yetersizliği, uygulanışındaki aksaklık ve denetimsizliklerden dolayı sendikaların uzun zamandır gündemde tuttukları sağlıklı ve güvenceli çalışma şartları talebinin bir sonucudur. Fakat bu kanunun oluşum sürecinde bile kimin güvenliğini sağlayacak bir yasa olacağı ortaya çıkmıştır. Toplu İş İlişkileri Kanunu’ndaki maddelerde işveren ve sermaye kuruluşlarının önerilerinin yer bulduğunu açıkça dile getiren AKP iktidarı, İş Sağlığı Ve Güvenliği Kanunu hazırlanış sürecinde sosyal taraflardan biri olan ve işçileri temsil eden sendikalardan, iş hukuku uzmanlarından herhangi bir öneri istememiş ve sunulan önerileri de dikkate almamıştır. 30 Haziran 2012 tarihinde resmi gazetede yayınlanan 6331 sayılı İş Sağlığı Ve Güvenliği Kanunu ile birlikte 4857 sayılı İş Kanunu’ndaki İş Sağlığı Ve Güvenliği isimli 5.bölümü yürürlükten kaldırılmıştır. Yürürlükten kaldırılan hükümler bazı değişiklikler yapılarak yeni kanuna aktarılmıştır.

Yeni kanunun kamu kurumları ile 50 işçiden daha az işçi çalıştıran ve az tehlikeli sınıfta yer alan iş yerlerinde kanunun yayımlanması tarihinden itibaren 2 yıl, 50 işçiden daha az işçi çalıştıran ve tehlikeli ve çok tehlikeli sınıfta yer alan iş yerlerinde kanunun yayımlanması tarihinden itibaren 1 yıl, diğer işyerlerinde ise 6 ay sonra yürürlüğe gireceği belirtilerek, kanun kapsamına yalnızca sanayi işyerleri değil, kamu ve özel sektöre ait bütün işyerleri alınmıştır. Bu nedenle uygulama öncesinde tüm işkollarındaki sendikalar yasayı kavrayarak ve üyelerine eğitimlerle bilgilendirme yaparak, uygulamada çıkabilecek sorunları ortadan kaldırmaya çalışmalıdır.

Yasayı incelediğimizde karşımıza çıkan ilk değişiklik şudur: Yapılan tüm eleştirilere rağmen ev hizmetleri İş Kanunu’nda olduğu gibi yine kapsam dışı bırakılırken, hükümlü ve tutuklulara yönelik infaz hizmetleri sırasında, iyileştirme kapsamında yapılan iş yurdu, eğitim, güvenlik ve meslek edindirme faaliyetleri eklenmiştir. Kapsam dışı bırakılan bu kesimler ise günümüz çalışma şartları ve toplum yapısına bakıldığında kanun kapsamının ne kadar dar olduğunu bize daha net gösteriyor. Yoksulluk, medya ve birçok etkenle ülkemizde suç oranlarının artışı ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin sonucu olarak görünmeyen emeği ile ev hizmetlerinde çalışan kadınların sayısındaki artışı kavrayabilmek için istatistiklerden ziyade sokağa, halkın içine bakmak bile yeterlidir. Ancak aşikar olan şu ki, halkın mevcut durumunu görmezden gelen ve/veya bu durumu iyileştirmek gayretinden uzak hükümet politikaları, neo-liberalizmin faturasını yine kendi sistemlerinin mağdurlarının mağduriyetine kayıtsız kalarak ödetmektedir. Bu sömürü düzeninin devam etmesinde, birincil üretici rolüyle emeğinin karşılığı için savaş verdiğinde sistemi temelden sarsacak güce sahip olan kadının kendi gücünün farkında olmaması ve örgütlü bir mücadele, sendikal talepler ekseninde bütünleşmiş bir birliktelik hattından uzak olmasının payı büyüktür.

Önemli değişikliklerden biri de 4857 sayılı İş Kanunu’nda yer almayan ‘risk değerlendirmesi yapmak veya yaptırmak’ cümlesinin işverenin görev, yetki ve yükümlülükleri içerisinde bulunmasıdır. Yeni kanunla birlikte risk değerlendirmesi daha çok önem kazanmış ve iş kazalarına karşı önleyici tedbirler alınması için etkinliği artırılmıştır. Risk değerlendirmesi işlemi bilgi toplama, tehlikelerin belirlenmesi, tehlikelerin oluşma olasılığı ve şiddetinin belirlenmesi, mevcut risklerin değerlendirilmesi, riski ortadan kaldırmak veya azaltmak için eylem planlanması, değerlendirmenin yazılı hale getirilmesi şeklinde gerçekleşen bir faaliyettir. Risk değerlendirmesi yapılırken asıl önemli olan ise bütün işgücünün aktif katılımının sağlanmasıdır. Fakat risk değerlendirmesini sadece işverenin veya tek bir yetkili kişinin yapması uygulamada yeterli sonuç alınmasının önünde büyük bir engeldir. Çünkü tehlikelerin belirlenmesi aşamasında tehlikenin şiddeti, oluşma olasılığı gibi faktörler ancak işi yapan kişiler tarafından en doğru şekilde belirlenebilir. Bu sebeple çalışanların katılımıyla elde edilebilecek veriler daha sağlıklı sonuç vereceğini uygulama sırasında gözden kaçırmamak gerekir.

İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu 6. maddesinde iş sağlığı ve güvenliği hizmetleri açıklanmaktadır. Mesleki risklerin önlenmesi ve bu risklerden korumaya yönelik çalışmaları da kapsayan iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinin sunulması için işveren çalışanları arasından iş güvenliği uzmanı, işyeri hekimi ve diğer sağlık personeli görevlendirebilir. Bu nitelikte personellerin bulunmaması durumunda ortak sağlık ve güvenlik birimlerinden hizmet alabilir veya gerekli yetkinlikte ise kendisi de bu görevi üstlenebilir. Maddede yer alan belirlenen nitelik ve gerekli belgelere sahip olan işverenin bu görevi üstlenebilmesi kısmı ise risk değerlendirmesini yapan işverenin iş güvenliği uzmanı vasfıyla bir de bu değerlendirmeyi denetleyen, onaylayan kişi olmasına yol açmaktadır. Denetleme mekanizmasının doğru işlemediği gözle görülür olan ülkemizde, kanundaki bu boşluklar hükümetin bu kararların sermayedarlara en az zarar verecek boyutta olması konusunda ne kadar hassas olduğunun göstergesidir. Oysa aynı hükümet bu hassasiyetini yasayı aylarca mecliste bekletirken meclis çatısı altında dahi yaşanan iş kazası haberlerine seyirci kalmış, sermayenin sağlığını işçinin sağlığının önünde tutmuştur.

Öte yandan işyeri hekimi ve diğer sağlık personelleri gibi iş güvenliği uzmanlarının da çalışanlar arasından seçilmesi bu görevi yapacak kişileri işverene bağımlı kılacak ve görevlerini etkin bir şekilde yapabilmenin önünde engel oluşturabilecektir. Mevcut çalışanlar arasından bu nitelikte personel olmaması durumunda dışarıdan hizmet alınması da hizmetin piyasalaştırılmasına sebep olacaktır. Özellikle kamu işyerinde herhangi bir memurun gerekli sertifikaya sahip olmaması durumunda, kamuda istihdam olanağı ve kadro açılması yerine, ihaleler ile piyasadan hizmet temin edilmesi yoluna gidileceği ise özelleştirmelerin, taşeronlaştırmaların olduğu bir ortamda gözle görülür bir gerçekliktir.

İşverenin çalıştırdığı iş güvenliği uzmanlarının işi ise bu yasa ile daha çok zorlaşmaktadır. İş güvenliği uzmanlarının işveren karşısında işçi konumunda olması; işveren aleyhine karar vermesini zorlayıcı niteliktedir. Diğer yandan olası bir riskin gerçekleşme veya tespit edilme durumunda uzman işverenle birlikte sorumlu bulunmaktadır. Ayrıca, iş güvenliği uzmanı ve en az bir iş güvenliği uzmanı, işyeri hekimi ve diğer sağlık personelinden oluşan ortak sağlık güvenlik birimi işverene karşı iş güvenliği tedbirleri alımında sorumlu bulunabilmektedir. Bu durumda uzman ister bir kuruluş aracılığı ile işverenle bağlantı kurmuş olsun ister doğrudan istihdam edilmiş olsun, işçi-işveren ilişkisi içerisinde iş güvencesi olmayan birinin iş güvenliğini kanunda bahsedildiği gibi mesleğin gerektirdiği etik ilkeler ve mesleki bağımsızlık içerisinde çalışma yürüterek sağlamasına büyük güçlükler getirilmektedir. Bu durumun yasanın amacına uygun olmayan sonuçlar doğuracağı ÇED toplantıları sonucunda, işverenlerin ke
ndi işyerlerinin çevre analizlerini yapmaları veya bir mühendis istihdam ederek bunu yaptırmaları kararının işverenlerin kar hırsı ve istihdam edilen mühendislerin de işverenden bağımsız karar alamamaları nedeniyle istenilen sonuçların alınamamasından anlaşılmalıdır. Emeğiyle dünyayı yaratan işçilerin hayatlarının Kar hırsı için kendi dünyalarını yok edecek kadar insanlıktan çıkmış olan kapitalistlerin eline verilmesi, iktidarın hangi tarafta olduğunu bize bir kez daha göstermektedir. Eğer gerçekten iş hukukunun gerektirdiği gibi işçilerin lehine bir kanun ve çalışma yaşamı oluşturulmak isteniyorsa yeterli denetimlerin sağlanabilmesi ve doğru politikaların uygulanabilmesi için bu kişilerin ayrı bir kamu kurumuna bağlı olarak çalışması sağlanmalıdır. İşverenlerden bu kişilerin ücretleri alınmalı fakat kişilerin istihdamı işverene bırakılmamalıdır.

İş güvenliğinin işverenin eline bırakılması başka sorunları da beraberinde getirebilmektedir. Kanunda risk değerlendirmesi sonucu alınacak iş sağlığı ve güvenliği tedbirleri ile kullanılması gereken koruyucu donanım veya ekipmanın belirlenmesi de iş sağlığı ve güvenliği kurulunun olmadığı işletmelerde işverenin kararına bağlı olmaktadır. Oysa ki tüm bunların işletme karını değil iş güvenliği ve sağlığını esas alan uzman ve/veya kurullarca belirlenmesinin kanunun amacına yönelik daha doğru bir adım olacağı şüphe götürmemektedir.

Sendikalara iş güvenliğinin sağlanmasında düşen görevlerden biri ise işçilerin bilgilendirilmesi sürecine yöneliktir. Çünkü mevcut kanunda işverenin, sağlık ve güvenlik riskleri, koruyucu ve önleyici tedbirleri, yasal hak ve sorumluluklarını ve ilk yardım, olağan dışı durumlar, afetler ve yangınla mücadele ve tahliye işleri konusunda görevlendirilen kişiler hakkında işçi ve işyeri temsilcilerine bilgilendirme yapması öngörülmüştür. Fakat bu bilgilendirmeyi denetleyici bir mekanizma olmadığından işyeri temsilcileri ve sendikalar bu konuda takibi elden bırakmamalı ve işverene bu konuda baskı uygulamalılardır. Çalışan temsilcisinin 2 ve üzeri çalışanı bulunan işyerlerinde dahi bulunması koşulu ise sendikaların işyeri temsilcisi ile elde ettikleri söz hakkının baraj nedeniyle uygulayamadıkları işyerlerinde yok olabilmesinin önünü açıcı bir adımdır. Özellikle yeni toplu iş ilişkileri kanunu ile 30 kişinin altında işçi istihdam işyerlerinde sendikal tazminatın kalkması ile bütünlüklü düşünürsek zaten az olan sendikalaşma oranının bu düzenlemelerle mümkün olduğu kadar aşağıya çekilmeye çalışıldığı ortadadır. Sendikalar buna dair alternatif politikalar üretmelidir. Yetkili sendikaların işyeri temsilcilerinin de yapabileceği bu görevlilere ise kanunda görüş bildirme ve katılım konusunda yer verilmiş ve bu durumun oluşmaması hali için 1000 liralık yaptırım belirlenmiştir. Fakat bu görüşlerin, önerilerin uygulanması konusunda bir yaptırım bulunmamaktadır.

Tedbir kısmındaki değişiklik ve yeniliklere yukarıda değindik. Olası risklerin gerçekleşme durumundaki geçerli maddelerdeki değişiklikler ise madde 14′te, “iş kazası ve meslek hastalıklarının bildirimi” başlığı altında karşımıza çıkmaktadır. İş kazası ve meslek hastalığının kaydını tutmak, gerekli incelemelerle rapor düzenlemek sorumluluğu yine işverene verilmiştir. Fakat sosyal güvenlik açısından da hata oranının belirlenmesi için son derece önemli olan bu raporun işverence hazırlanması, uygulamanın işçilerin lehine sonuçlanmasını engeller nitelikte bir düzenlemedir. Raporun düzenlenmemesine dair 1500 liralık bir yaptırım belirlenmiş olsa da bu ceza iş kazasının işverene yaratacağı maliyetten çok daha düşük olduğundan caydırıcı bir özelliği yoktur. Ayrıca önemli olan bu aşamada raporun düzenlenmesi olduğu kadar söz konusu raporun doğruluğu ve objektifliğidir. Fakat bu düzenlemeye baktığımızda yasanın amacındaki gibi işçiler lehine daha sağlıklı ve güvenli çalışma koşulları için mi yoksa iş kazası oranını işverene zarar vermeden azaltarak İLO’dan alınan eleştirileri ortadan kaldırmak için mi yapıldığının sorgulanması gerekiyor.

6331 İş Sağlığı Ve Güvenliği Kanunu’nunda yer alan bir başka farklılık olan Ulusal İş Sağlığı Ve Güvenliği Konseyi ise konuya dair strateji ve politikaların belirlenmesi için oluşturulmuştur. Fakat herhangi bir yaptırım gücü veya eylemlilik görevi yoktur. Konseyde çeşitli müdürlük, bakanlık ve sendikalardan temsilcilerin bulunması ise 6331 öncesi yapılan ‘işçi sağlığı ve güvenliği’ kavramının ‘iş sağlığı ve güvenliği’ olarak değişmesi tartışmalarında ‘iş’ kavramının daha geniş olarak içine hem işçiyi hem de işin etkilediği çevre vs. gibi diğer unsurları aldığı için gerekli olduğu savunmasına yönelik atılmış zayıf bir adım olarak karşımızda durmaktadır.

6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’yla iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanmasında bir adım atılmış olması ülkemiz için olumlu bir gelişme olarak bize sunulmuştur. Fakat kanun öncesi gerekli alt yapı hazırlıklarının yapılmaması, uygulamada sorunları da beraberinde getirecektir. Kapsama giren tüm işyerlerinde gerekli uzmanları temin etmek ve denetimlerini sağlamak şu aşamada zor görünmektedir. Birkaç aylık bir kurs ile iş güvenliği uzmanı olan mühendislik, kimyagerlik gibi mesleklere mensup kişilerin böylesine önemli bir görevde yeterli eğitimi almasını tartışmamız gerekirken kanun ile bu kişilerin vereceği kararlar ve bazı uygulamalar da işverene devredilmiştir. Odalar ve sendikalar iş sağlığı ve güvenliği için işyerlerinde takibi elden bırakmazken bu uzmanların bağımsızlığı için de mücadele vermelilerdir. Ayrıca İş Sağlığı Ve Güvenliği’nin iş hukukundan ayrı olarak kanunlaşmasının olumlu yanlarını tartışırken kanunun içeriğini ve neo-liberal devlet politikalarından bağımsız olmadığını gözden kaçırmamak gerekir. Bugüne kadar olduğu gibi bu kanunda da uluslararası normlara uyum sağlamak adına maddeler oluşturulmuş fakat uygulamada ortaya çıkabilecek aksaklıklar önemsenmemiştir.

© CopyLEFT Sendika.Org'un tüm yazılı ve görsel içeriği kaynak göstermek koşuluyla özgürce kullanılabilir.

WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann
Scroll to top