Kenan Çamurcu: Doğu seferi AKP’nin sonunu getirebilir Reviewed by mustafa on . Kenan Çamurcu, uzun yıllar İslami harekette önde gelen entelektüel isimlerden biri olarak yer aldı. Ancak AKP iktidarıyla birlikte eleştirel bir pozisyona çekil Kenan Çamurcu, uzun yıllar İslami harekette önde gelen entelektüel isimlerden biri olarak yer aldı. Ancak AKP iktidarıyla birlikte eleştirel bir pozisyona çekil Rating: 0

Kenan Çamurcu: Doğu seferi AKP’nin sonunu getirebilir

Kenan Çamurcu, uzun yıllar İslami harekette önde gelen entelektüel isimlerden biri olarak yer aldı. Ancak AKP iktidarıyla birlikte eleştirel bir pozisyona çekildi, yollar ayrıldı. Bazı yazıları 2006’da “AKP’ye içerden salvolar” başlıklarıyla manşetlere taşınınca Beykoz Belediyesi’ndeki işinden oldu. Eleştirel yazıları “AK Parti’nin Stra-Trajik Meseleleri” adı altında 2005’te kitaplaştırıldı ancak 2011 seçimlerinde AKP milletvekili olan yayıncı bu arada kitabı basmaya devam etmediği gibi, piyasadan da toplattı. Özgeçmişine dair ayrıntılara ve yazılarına www.camurcu.com sitesinden ulaşılabilir. Sendika.Org’un sorularını yanıtlayan Çamurcu bir “mutezil” olarak iktidara dönük eleştirilerini, İslamcı hareketin dönüşümünü, iç ilişkilerini ve fay hatlarını anlattı.

İslamcılığın artık muhalif bir siyasi cereyan olmadığını, muhalif görünümlü çıkışlarının ise “sarı muhaliflik” olduğunu söyleyen Çamurcu, laik kapitalizme itiraz edenlerin şimdi teo-kapitalizmi kurarak Allah’ın mülkünü zimmetlerine geçirdiklerini söylüyor. AKP iktidarı ile birlikte iktidarı koruma refleksinin her şeyin önüne geçtiğini belirten Çamurcu, bu süreçte ilkeli davranış beklemenin bir anlamı olmadığını vurguluyor. İktidarın NATO eksenli dış politikasını da eleştiren Çamurcu, eğer Şam AKP’ye yanıt verirse, AKP’nin krizli gündemleri idare etmesini sağlayan döngünün kırılabileceğini ve ne ABD’nin ne de Körfez ülkelerinin AKP’yi kurtarabileceğini söylüyor.

* * *
ERBAKAN HEP TEK ADAM OLMAKLA SUÇLANIR AMA ONUN LİDERLİĞİNDEKİ REFAH PARTİSİ, BUGÜNKÜ GİBİ ELEŞTİREL DÜŞÜNCEYİ İMHAYA KALKIŞMADI
TEO-KAPİTALİZM, ALLAH’IN MÜLKÜNÜ ZİMMETE GEÇİRMENİN İLAHİYATIDIR
HİYERARŞİNİN BAŞINA İKTİDARI KORUMA İLKESİ YAZILDIĞINDA İNANÇ VE BÜTÜN İLKELER BUNA GÖRE YENİ BAŞTAN TANZİM EDİLEBİLİR OLDU
YILLARDIR BATICILIĞA KARŞI MÜCADELE ETMİŞ İSLAMİ KESİMLERİN ÇOCUKLARI BATI HAYRANI OLARAK YETİŞİYOR
NATO AYNI ZAMANDA GAYRİ NİZAMİ HARP DOKTRİNLERİ OLAN ORGANİZASYONSA BU ORGANİZASYONUN MİLİS GÜCÜ İÇİN İNSAN KAYNAĞI İŞTE BU KAMPANYALARLA EĞİTİLİYOR, İDMAN VE TALİMİ YAPTIRILIYOR
GÜLENCİLER POLİSTE ÖRGÜTLENİYOR AMA ASIL TSK’DA VAR OLMAK İSTİYORLAR
ANKARA’NIN YAVUZ SELİM HEVESİYLE DOĞU FÜTUHATINA ÇIKMASININ BEDELİ AĞIR OLACAKTIR
* * *
Sendika.Org: Uzun yıllar İslami hareket içinde ve Milli Görüş geleneği ile birlikte hareket etmiş birisisiniz. Ancak 2002’de yolları ayırdınız, AKP’yi eleştirmeye başladınız ve kendinizi “mutezil” olarak tanımlıyorsunuz. Siyasi pozisyonunuzu ve bu yol ayrılığının nedenlerini açıklar mısınız?

Kenan Çamurcu: 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra siyasetin toplumsallaşmasına vurulan darbe parlamenter demokrasinin aldığı darbeden daha ağırdı. Çünkü cunta yönetiminin anayasası, parlamentoda görünür olmaktan başka tüm siyaset yol ve araçlarını yok etmişti. Bu sırada İslami kesimde eski MSP’liler Refah Partisi’ni kurmaya çalışırken İslami hareketin entelektüel enerjisi toplumsallaşmayı ve cemaatleşmeyi eksene alan düşünceler öne sürüyordu. Bu iç tartışmalar boyunca Refah Partisi çabası hem küçümsendi, hem yaşananlardan ders almamakla suçlandı, hem de asıl yapılması gerekeni tekrar öteleyeceği öne sürülerek itham edildi. Tartışma sırasında bazı MSP’lilerin yeni kurulmuş ANAP’ta görev alması ise itiraz ve eleştirilerin dayanaklarındandı.

TOPLUM EĞER DEĞERLERİNE MEYDAN OKUYAN BİR DİKTATÖRLÜĞE KARŞI KOYMUYORSA İŞE EN BAŞINDAN BAŞLAMAK GEREKİRDİ
O zamanlar ben de güçlü bir sivil toplumun cemaat bilinci içinde siyasallaşması üzerine kafa yoranlardandım. Gerçi toplumsal alanda siyasallaşmak tehlikeli bir işti. Çünkü cuntanın yönetimindeki Türkiye’de toplumsal hayatın hiçbir zemininde siyaset yapmaya izin de verilmiyordu, müsamaha da gösterilmiyordu. O dönemde Kur’an’da Musa peygambere tavsiye edildiği gibi evlere çekildik. Hz. Peygamber’in Mekke’de tebliğ görevine başlamadan önce evleri eğitim ve ilişki geliştirmenin merkezi haline getirmesini örnek aldık. İlham kaynağımız Seyyid Kutub ve onun “cahiliye toplumu” teorisiydi. Kutub’a göre, toplum eğer değerlerine meydan okuyan bir diktatörlüğe karşı koymuyorsa işe en başından başlamak gerekirdi. Yani Peygamber’in İslam’ı tebliğ etmeye başladığı ilk günlere dönmeli ve yeni baştan o bilinçli toplumun çekirdeğini/çekirdeklerini oluşturmaya koyulmak lazımdı. İslami kesimde ev sohbetlerinin yaygınlaşması ve bu ilişki biçimi sayesinde cemaat, grup ve toplulukların kendi aralarında sahici bağlar üretebilmesi bu dönemdedir.

SİYASAL HAYAT DEMOKRATİKLEŞTİKÇE VE SOSYAL HAYATIN KISITLARI GEVŞEDİKÇE CEMAAT YAPILARI ÇÖZÜLDÜ
Paradoksal olarak, siyasal hayat demokratikleştikçe ve sosyal hayatın kısıtları gevşedikçe cemaat yapıları çözüldü, ilişkiler içe dönük ve sahici özelliklerini kaybedip kamusal alanın formel ve protokol klişelerine dönüştü. 90’larda İslami kesimin yaşadığı “açılım”, bu sürecin ilginç sonuçlarından biridir. Hele 2000’lerdeki dağılma, savrulma, tükeniş ve çürüyüş; İslami kesimde toplumsal ilişkilerin sahici ve sahih olma özelliğini tümden kaybetmesiyle alakalıdır.

Bununla birlikte 80’ler ve 90’ların, İslami hareket diyebileceğimiz bilinç düzeyi bakımından verimli geçtiğini söyleyebiliriz. Küçümsenmeyecek bir entelektüel birikim, duyarlılık, teorik temel, toplumsal politik pratikler gelişti. Dergiler yoluyla çok önemli tartışmalar yapıldı. Geleneksel cemaat yapılarının dergileri kendi iç haberleşmeleri için kullanılıyordu belki ama İslamcı dergiler, geleneksel dindarlığın sağcı/muhafazakâr kimliğini sarstılar. İslam düşüncesinin milliyetçi kısıtlardan kurtulup İslam coğrafyalarına açılması, oralardan aktarılan yeni düşüncelerle kendini yeni baştan inşa etmesi bu dönemin belirgin özelliklerindendir. Yine sosyalist sol ile yaşanan temas, ortak tepkilerin hayata geçirilmeye başlanması ve aradaki engellerin yumuşayıp geçirgen hale gelmesi de duyarlılık ve düşünce zenginleşmesinin kaynaklarındandır.

KUR’AN’DA RECM CEZASININ OLMADIĞININ ORTAYA ÇIKMASINI SAĞLAYAN, HÜSEYİN HATEMİ İLE YAPTIĞIM RÖPORTAJDIR
Eşzamanlı olarak dinî bilgide de köklü değişimler yaşanıyordu. Mesela Kur’an’da recm (taşlayarak öldürme) cezasının olmadığının ortaya çıkmasını sağlayan, benim 80’lerin ortasında Hüseyin Hatemi ile yaptığım röportajdır. Yine bir grup arkadaşla yayımladığımız dergide, Said Nursi’nin latin harfleriyle yayımlanan Risale-i Nur külliyatında tahrifat olduğu yayını Nur cemaatlerinde dalgalanma yarattı. Uzun yıllardır aynı şekilde yayımlanan kitaplar düzeltilip yeni baştan basılmak zorunda kaldı. Başka yayıncılar bu alana girerek uzun yılların kemikleşmiş yapılarını derinden etkileyebildiler. Başka konularda da benzeri köklü ve değiştirici müdahaleler yaşandı.

1979’da gerçekleşen İran İslam devriminin ideolojik, politik ve entelektüel enerjisinden de beslenen İslamcı gruplar, 80’ler ve 90’lar boyunca, parlamenter rejime katılmadan da siyasi güç üretilebileceğini fazlasıyla kanıtladı. Bir yandan egemen Türk-İslamcı siyasi rejime, öte yandan laisist kesimlere karşı direnci yüksek bir ent
elektüel varlık olarak yükselen bu toplumsal damar hesaba katılmadan, muhalif söylemli Refah Parti’sinin politik yükselişi anlaşılamaz. Refah Partisi, İslamcı damarın oluşturduğu muhalif dip dalgası sayesinde 1994’te nihai başarısına ulaşan siyasi sonuçları elde edebildi. Refah Partisi’nin büyük başarıları, muhalif ve sol değerlere dayalı İslamcı üslubu politik dile tercüme etmesiyle geldi.

ERBAKAN HEP TEK ADAM OLMAKLA SUÇLANIR AMA ONUN LİDERLİĞİNDEKİ REFAH PARTİSİ, BUGÜNKÜ GİBİ ELEŞTİREL DÜŞÜNCEYİ İMHAYA KALKIŞMADI
Refah Partisi ile İslamcı gövdenin yakın temasına rağmen, 2000’lerdeki AK Parti iktidarı zamanlarından farklı olarak, İslami hareket ve İslamcı gruplar Refah Partisi’ne ve onun yerel ya da merkezi iktidarına asla eklemlenmediler. Hep bağımsız kaldılar, eleştirel aklı terk etmediler ve politik kolun dışında hareket ettiler. Bütün bu süreçlerin aktif ve öncü aktörleri arasında yer almış bendeniz de hep kültürel ve sosyal hayat tarafında durmaya özen gösterdim. 1994’te Erdoğan İstanbul’a belediye başkanı olduğu sırada, entelektüel bir grup olarak ona çok değerli fikirler ve projeler üretmiş olmamıza rağmen hep bağımsızdık, politik aygıtın parçası hiç olmadık, hep eleştirel baktık, ürettiğimiz fikir ve projeler bize ait analizlerin uygulamalarıydı. Asla yöneticinin veya politikacının peşine düşmedik, hiçbir zaman koşulsuz sadakat vadetmedik, asla fikirlerimizden vazgeçmedik. Merhum Erbakan hep tek adam olmakla, önerileri dinlememekle suçlanır ama onun liderliğindeki Milli Görüş ve Refah Partisi, İslamcılığın bağımsızlığını öldürmeye hiç teşebbüs etmedi. Bugünkü gibi eleştirel düşünceyi imhaya kalkışmadı. Eleştirisi olanlar bunu daima açıklıkla dile getirebildi.

AK Parti, Refah Partisi’nin politik düzeyde ve yüzeyde sesini güçlü biçimde ifade etmesini sağlayan 80’ler ve 90’larda oluşmuş büyük entelektüel, siyasi ve ideolojik birikimin içinden iktidar üretmiş bir partidir. Erdoğan ve arkadaşları, 28 Şubat askeri müdahalesinin yarattığı koşullarda Refah Partisi’nin yeterli direnci gösterememesi ve geri çekilmesiyle kendisine meşruiyet alanı açabildi. 2000’lere başladığımızda Milli Görüş’ün artık yeni bir parti ile yola devam edemeyeceği anlaşılmıştı. O tartışmalar içinde, Erdoğan’ın liderliğinde değişim iradesini cesaretle dile getirebilecek yeni bir siyasi girişim Milli Görüş içinde de epey destek görüyordu. Nihayetinde AK Parti kuruldu, 2002 seçimlerine bir tür Milli Görüş fraksiyonu olarak girdi ve eğer 28 Şubat’ta engellenmeseydi Refah Partisi’nin ulaşacağı iktidarı sandıktan çıkarmayı başardı.

ŞİMDİLERDE İKTİDARIN EN SADIK NEFERİ GÖZÜKEN NİCESİNİN O ZAMANLAR ERDOĞAN’A NELER SÖYLEDİKLERİNİ, ÇEVRESİNDEKİLERE NE HAKARETLER ETTİKLERİNİ ÇOK İYİ HATIRLIYORUM
Erdoğan ve çevresindeki arkadaşlarımızın değişim iradesinin, yoksul ve mahrum kitlelerin sesi olacağına, nihayet Türkiye’nin siyasi ve ekonomik rejiminde köklü değişim sürecinin başlayacağına umut duyuyorduk. Fakat çok erken bir zamanda, 80’ler ve 90’larda büyük gayretlerle elde edilmiş parlak birikimi yok sayan, ANAP muhafazakârlığının sağcı ve gerici dilini kullanan bazı çıkışlar görülmeye; muhafazakâr üslubun uzlaşmacı, teslimiyetçi ve her türlü ciddiyeti sulandıran tarzı egemen olmaya başladığında büyük hayal kırıklığına uğradık. Şimdilerde iktidarın en sadık neferi gözüken nicesinin henüz şöhret ve rantla tanışmadığı o zamanlar Erdoğan’a neler söylediklerini, Erdoğan’ın çevresindekilere ne hakaretler ettiklerini çok iyi hatırlıyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse, ben hakaret edenler arasında yer almadım, çünkü 2002 iktidarının başlangıcına destek vermiş olsam da bir parçası hiç olmadım. Refah Partisi dönemlerindeki bağımsız, eleştirel ve muhalif konumumuzu koruduk, entelektüel düşünceyi önemsedik, sivil toplumun siyasal gücünün üretilmesine inanmaya devam ettik. AK Parti’nin kötü ve hayal kırıklığı yaratan başlangıcını eleştirmekten geri durmadık. Bugünlerde Birikim dergisi ve başka yerlerde yayımlanmış yazılarımı daha sonra “AK Parti’nin Stra-Trajik Meseleleri” adı altında kitaplaştırdım. Kitabı 2011 seçimlerinde AK Parti milletvekili olmuş yayıncı 2005’te bastı. Ama iki sene sonra kitabı basmaya devam etmemek bir yana, piyasadan topladığını işittim. Bu kitabı ve diğer AK Parti analizlerimi birkaç kitap halinde yine “AK Parti’nin Stra-Trajik Meseleleri” adı altında yayımlanmak üzere hazırlıyorum.

BAZI YAZILARIM “AKP’YE İÇERİDEN SALVOLAR” TAKDİMİYLE MANŞETLERE ÇIKARILINCA BEYKOZ BELEDİYESİ’NDEN BİR TELEFON TEBLİĞİYLE İŞTEN ATILDIM
2005’e gelindiğinde AK Parti’nin Kemal Derviş’in kurduğu iktisadi rejimden vazgeçmeye hiç niyeti olmadığı, siyasi rejimde reform konusuna heyecan duymadığı, Afganistan ve Irak’ın işgali sırasında görüldüğü gibi dış politikada da reform sayılabilecek hiçbir adımı atmaya hevesli olmadığı iyice ortaya çıktı. Bu konularda zaten eleştiriler yazıyordum ama Erdoğan ve arkadaşlarının, reform bekleyen konularda bildik muhafazakâr zaman satın alma yöntemlerini kullanırken ihaleler ve rant paylaşımında fazlasıyla talepkâr, cüretkâr ve gözüpek davranmalarına daha fazla sessiz kalmadım ve 2005 sonunda kurduğum bilgihikmet.com adlı sitede ideolojik, siyasi ve düşünce temelli eleştirilere başladım. 2007 krizinin öncü depremlerinin başladığı 2006’da bazı yazılarım gazete ve televizyonlarda “AKP’ye içeriden salvolar” takdimiyle manşetlere kadar çıkarılınca o sırada görev yaptığım Beykoz Belediyesi’nden bir telefon tebliğiyle işten atıldım. Yaşadığım bin bir zorluğa rağmen eleştirel tutumumdan ve bağımsız kalmaktan vazgeçmedim, eleştirel aklı tatile çıkarmayı reddettim. Rantla ve şöhretle zaten ilgili olmadığım için bugün iktidarın etrafında safları sıklaştırmış muhafazakâr halkalar gibi ne yok sayılmaktan ve imha edilmekten endişe duydum, ne dünyalık edinme ihtirasıyla yanıp kavruldum. O gün bugündür serüvenimiz böyle devam ediyor.

İSLAMCILIK ARTIK MUHALİF BİR SİYASİ CEREYAN DEĞİLDİR. MUHALİF GÖRÜNÜMLÜ ÇIKIŞLARI İSE “SARI MUHALİFLİK”TİR
Benim için muhafazakâr iktidar herhangi bir iktidardan farksızdır. Erdoğan’ın ve çevresindekilerin dindarlığı onların politikalarına sadakat göstermemizin nedeni olamaz. Ayrıca bu, İslam’ın en temel ilkelerine aykırı. Ama zaten muhafazakârlık da İslam’ın en temel ilkelerinden firar etmenin kimliği değil mi? Bu iktidara koşulsuz itaat ancak dindarlıktan uzaklaşıp muhafazakârlaşmakla mümkün olabilirdi, öyle de oldu. Ben kendimi ve dindarlığımı, Kur’an’da bahsi geçen “itizal/mutezil” kavramsallaştırmasıyla tarif ediyorum. Kur’an’da, İbrahim peygamberin, muhafazakâr taassup içinde ilkelere sırt çeviren kavminden “ayrıldığı, koptuğu (itizal/mutezil)” anlatılır. Musa peygambere inanan gençler de içinde yaşadıkları toplumun ilkelere bağlılık ve sadece Allah’a kulluk yerine, geleneksel âdetler, alışkanlıklar, çıkar ilişkileri ve egemen güçlere kulluğu tercih etmesi üzerine itizal etmiş, mutezil olmuş, yani ayrılıp kopmuşlardı. Ashab-ı Kehf olarak bilinen topluluk da aynı nedenlerle toplumlarından itizal etmiş ve mutezil olmuşlardı. İslam’ın erken döneminde de Hz. Ali’nin öldürülmesiyle başlayan süreçte Ehl-i Beyt’in etrafında toplanan ilkeciler, ilkeleri korumak ve sadece ilkelere bağlı kalmak için egemen güçlerden, düzenden ve onun ilişkilerinden itizal ettiler, mutezil oldular. Şimdilerde yaşadıklarımız da bu tarihse
l tecrübelerin tekrarından başka bir şey değil. Bu koşullarda ben de iktidarın haksızlık, hukuksuzluk ve zulümlerine boyun eğmeyenlerin bu iktidardan ve onun sivil toplumundan itizal etmesini, mutezil dindar olmasını tavsiye ediyorum. Bu kopuşu gerçekleştirmediklerinde suçlara, günahlara, kabahatlara, zulümlere ortak olmaktan kurtulamayacaklar. İslamcılıktan da kopmalılar. Çünkü İslamcılık ve İslamcı gruplar iktidar sarayına ilişik, iktidara tâbi, itaatkâr, sadık bir siyasi akım haline geldi. İslamcılık artık muhalif bir siyasi cereyan değildir. Muhalif görünümlü çıkışları ise “sarı muhaliflik”tir. Bu yüzden ben kendimi artık İslamcılıkla tanımlamıyorum, kendime “mutezil dindar” diyorum.

TEO-KAPİTALİZM, ALLAH’IN MÜLKÜNÜ ZİMMETE GEÇİRMENİN İLAHİYATIDIR
Mutezil dindar, muhafazakâr değil devrimcidir. Mutedil değil muterizim (itiraz sahibi). Ali Şeriati’nin ifadesiyle muhafazakâr ve mülahazakâr toplumdan itizal ettim. Muhafazakârların siyasal ve sosyal iktidarının temelini oluşturan iktidar ve servet tekelciliğine itirazım var. İktidarın ve servetin sosyalizasyonunu adil, eşitlikçi ve hakça bir düzen olarak savunuyorum. Muhafazakârın itirazı laik kapitalizmeydi. Buna itiraz edip yerine dinî kapitalizmi kurdu. Yani teo-kapitalizmi. Teo-kapitalizm, Allah’ın mülkünü zimmete geçirmenin ilahiyatıdır. Bu konudaki fikirlerimi “Teo-kapitalizm: Allah’ın mülkünü zimmete geçirmenin ilahiyatı” başlığı altında topladım. Uygun bir fırsatta yayınlayabilmeyi umuyorum. Kapitalizmin, sömürünün dindarlaştırılmasıyla inşa edilen bu düzene karşı entelektüel, siyasal, sosyal bütün alanlarda savaşılmalıdır.

Hükümet genel anlamda ilkesiz, tutarsız pek çok tavrını (Libya, Suriye gibi dış politika örnekleri, ya da dün kınadığı bir tutumu bugün bizzat ortaya koyduğu bedelli askerlik örneği gibi); yolsuzlukları; alenen yüz kızartıcı suç işlemiş kadrolarını sonuna kadar savunuyor. Buna rağmen İslamcı kitle içinde genel bir onay ya da en azından hoşgörü görüyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

İslami kesimlerin, hatta İslamcı grupların muhafazakâr oligarşinin nimet, imkân ve ayrıcalıklarından mutlu olduğunu söyleyebilirim. Bu yüzden epeydir eski ve yeni Türkiye kavramsallaştırmalarının sıradan ve basit personel becayişi, insan kaynağındaki yer değiştirme olduğunu söylüyorum. İslamcılar eleştirilerine sürekli konu edegeldikleri Kemalist oligarşiden epey öğrenmiş gözüküyorlar. Kemalist oligarşiyi yıktıktan sonra yerine adil, özgürlükçü, eşitlikçi bir düzen yerine muhafazakâr oligarşiyi geçirmenin akıllıca olduğunu gördüler. Adalet fikrini artık akılsızca ve gereksiz romantiklik olarak görüyor da olabilirler. Fakat bu yeni yönelimlerini, İslam’ın anafikrini imha ederek yaptıklarını bilmek zorundalar. Hiçbir yorum, hiçbir tefsir, hiçbir tevil adalet ilkesini yok saymalarını haklılaştıramaz. İslam’a göre zulüm, adaletin zıddıdır. Zulmü, bedensel eziyetten ibaret hale getirip içeriksizleştirdiler. Muhafazakâr iktidar zamanında faili meçhul olmaması, fiziksel işkence yapılmamasını zulmün artık yaşanmadığının kanıtı sayıyorlar. Zulüm, adaletsizliğin yapıldığı yerde yaşanan isyan halidir, tuğyandır, azgınlıktır. Kur’an’da bu azgınlık ve tuğyanı yapanlara “tâğut” denir. İktidar ve servet tekeli tuğyandır. Allah’a karşı, insanlara karşı tuğyandır ve bu tuğyanın sahibi de tâğuttur. Zulüm budur, bedensel eziyet değil. Bedensel eziyet, zulmün kendisi değil, tezahür biçimlerinden sadece bir tanesidir.

HİYERARŞİNİN BAŞINA İKTİDARI KORUMA İLKESİ YAZILDIĞINDA İNANÇ VE BÜTÜN İLKELER BUNA GÖRE YENİ BAŞTAN TANZİM EDİLEBİLİR OLDU
İslami kesimler 2006’da başlayan cumhurbaşkanlığı kriziyle birlikte adım adım, katman katman iktidarın yörüngesine girerek onun uydusu haline geldi. Bunu, epey önce reelpolitik stratejinin reelpolitisizm akımına dönüşüp İslamcı gruplara nüfuz etmesi olarak tanımladım. Devlet aklı ve refleksi olarak reelpolitik, ne yazık ki İslami kesimleri ve İslamcı grupları dönüştürmüş reelpolitisizmdir; bir ideoloji, doktrin ve itikat haline gelmiştir. Artık sadece devlet veya iktidar değil, birey de reelpolitiktir. Böyle bir başkalaşma karşısında kişilerde ahlak, ilke, ülkü, ideal, tahayyül, tasavvur, fedakarlık, diğergamlık aramak beyhudedir.

2007 sonunda başlayan Ergenekon soruşturmaları ve iç siyasi gerilimler, “eski Türkiye”nin ülkeyi karanlık günlere döndürme çabası şeklinde nitelendi. İslamcılar başlangıçta iyi niyetle iktidarı bu teşebbüse karşı desteklemek gerektiğini düşündü. Fakat şimdi görülüyor ki, o destek “eski Türkiye”yi püskürtmekten çok içbükey etkilere yol açtı ve iktidara destek veren İslamcı grupları, hatta eski radikal İslamcıları dahi değiştirip dönüştürdü. Muhafazakârlığı İslam’ın ilkelerinden firar etmenin kimliği olarak tanımlamıştık. Muhafazakârlık aynı zamanda, olan biteni algılarken İslam’ın ahlaki ilkeleri yerine “iktidarı koruma” ilkesinin geçirilerek hüküm sürecinin yeni baştan inşa edilmesidir. Hiyerarşinin başına iktidarı koruma (dolayısıyla da iktidardan temin edilen çıkar, rant, güç, etki ve başka şeyleri muhafaza) ilkesi yazıldığında inanç ve bütün ilkeler buna göre yeni baştan tanzim edilebilir oldu. Osmanlı sarayında devletin bekası için kundaktaki bebeğin bile katledilebileceği fetvalarını veren aklın mirasçısıdır bugünkü akıl. Emevi-Abbasi-Osmanlı sarayı içinde şekillenen Sünniliğin meşrulaştırmayacağı şey yoktur. İslami kesimler de bu yöntemi sınırsızca kullanıyor.

Siz ve sizin gibi bazı aydınlar İslami referanslı itirazlarla hükümeti eleştiriyorsunuz. Ancak bu itirazlar kitlesel politik bir yanıt üretebilmiş değil. Bunu neye bağlıyorsunuz?

İslam’ın yeni dünyası İran, Arap ırkçısı ve servet siyasetlerinin odağı Emevi halifelerine isyanların beşiği olmuştu. Bu isyanlar, kitleselleşmemiş direniş blokları olarak varlık gösterdiler. Sadece Ebu Müslim’in isyanında sayısı 500 binlere varan ordu toplanması mümkün olabildi ama o da sonuçta askeri bir isyandı. İslam’ın sahih geleneğinden beslenen hak, adalet ve özgürlük çağrısı İslam’ın hiçbir döneminde eşit bilinç düzeyinde kitlesel kabul görmüş bir anlam dünyası olamadı. Kur’an’da çok sayıda ayette “pek azı anlayabildi” ikazı tekrarlanır. Kalabalıklar ne yazık ki kendiliklerinden ilkeye uyma refleksine sahip olamıyorlar. O nedenle Peygamber ve yakın çevresinin örneğinde gördüğümüz gibi (Seyyid Kutub’un idama giderken hatırlattığı üzere) ideolojik, politik ve entelektüel mukavemeti, bilinci ve bilgisi yüksek bir topluluğun olması gerekir (Kur’an buna “içinizden bir topluluk çıksın, hayra çağırsın, iyiliği tavsiye etsin, kötülükten sakındırsın” ayetiyle dikkat çekiyor). Siyaseten değil ahlaken ve ilkesel olarak doğrunun, hak ve hakikatin peşinde koşacak, kalabalıklara bunu sürekli hatırlatacak bir “hayırlı topluluk” lazım. İslami gelenek içinde buna ihya, ıslah, tecdid geleneği diyoruz. Yani diriltme, rönesans, reform ve yeniden inşa.

ŞİA AİLESİNİN TASFİYE HAMLESİNE KARŞI COŞKULU POLİTİK BİR VARLIK ÜRETMESİ HİÇ ŞAŞIRTICI OLMAZ
Muhafazakârlaşan kitlelerin, inandıkları dinin adalet, özgürlük ve eşitlik ilkelerine uyandırılması gerekir. Bu yapıldığında cahiliye döneminden kalma artıklar, tortular, kirler temizlenir. Nihayet bu bilinç edinildiğinde de yeniden inşa gerçekleşir. İslami kesimler bu ödeve mesafeli olduğuna ve iktidara iliştiğine göre göreve talip olacak dirayetli, cesare
tli, dirençli bir kadroya ihtiyaç var. Muhafazakâr iktidarın tıpkı 12 Eylül askeri darbesi gibi siyasete alan bırakmadığı otokratik koşullarda bunun güç olduğunun farkındayım. Ama Türkiye’nin dört bir yanından aldığım tepkiler, destekler ve teşvikler mevcut durumdan rahatsızlığın içten içe yayıldığını gösteriyor. Ayrıca yeni Türkiye adı verilen siyasi ve sosyal iktidarın tasfiye etmeye kararlı gözüktüğü Şia ailesi (Aleviler, Caferiler, Nusayriler) içinde kaygı ve endişe hızla artıyor. Şia ailesinin tasfiye hamlesine karşı coşkulu politik bir varlık üretmesi hiç şaşırtıcı olmaz. Böyle bir çıkış olursa halihazırdaki iktidar tekeline karşı olan tüm farklılıklar bir tek çatı altında bile buluşabilir. İslami referanslarla iktidar eleştirisi yapmanın muhafazakârlara meşruiyet krizi yaşattığı doğrudur ve bu eleştirileri yapmak gerekir. Ama bu eleştirilerin kitlesellik üretmesi gerek şart değildir. Kitlesellik adalet, özgürlük ve eşitlik ilkelerine dayalı zengin bir koalisyonla gerçekleştirilebilir.

Bir de hala AKP iktidarı ekseninde hareket eden ancak uyarı mahiyetinde eleştiriler dile getiren Ali Bulaç, (dönem dönem) Ahmet Taşgetiren gibi isimler var. Kimi zaman Zaman ve Yeni Şafak gazetelerinde iç tartışmaların da gündeme geldiğini görüyoruz. Burada eleştirenlerin eleştirileri dikkate alınmasa da itirazlar ayrılığa dönüşmüyor. İslamcılar ilkelerini neden iktidara kurban ediyor? Yoksa o ilkeler de mi iktidarın yanında bir hiç sayılıyor?

Taşgetiren hiçbir zaman iktidar eleştirisi yapmadı. Onaylanacağını sandığı farklı bir bakış nedeniyle Yeni Şafak’ta yazması engellendi. Aynı dönemde ben ve Ali Bulaç iktidar eleştirisi yapan iki yazar olarak yansıtıldığında kazara o da bu listeye dahil edildi. Bundan kurtulmak için çok çaba harcadı. Nihayet kendini affettirdi ve küçük bir gazetede tekrar köşe sahibi olabildi. Hatta kendini affettirmek için benim aleyhimde yazı bile yazdı. Amerikan başkanı Clinton’ın 1999’da TBMM’de yaptığı konuşmayla ortaya koyduğu yol haritasından itibaren Obama’nın on yıl sonra yine aynı yerde aynı konuşmayı güncellemesi arasındaki süreci analiz ettiğim bir televizyon konuşmamı, hiç anlamadığı çok belli bir yaklaşımla kendince eleştirdi. Ama her bakımdan iktidara bu vesileyle mesaj gönderdiği açıktı.

İSLAMCILARIN İLKESİ İKTİDARDA OLMAK, İKTİDARI KORUMAK VE SÜRDÜRMEKTİR
Bunun dışında muhafazakâr iktidara ilişik medyada hiçbir şekilde bağımsız ve eleştirel akla dayalı, hak ve hakikati arayan, ahlaken ve ilkesel olarak yapılmış bir tek eleştiri yoktur. Eleştiri sandıklarımız, iktidar adacıklarının menfaat koruma itiş kakışından ibarettir. Sözgelimi Gülenciliğin medyasında bazı çıkarların korunması için Erdoğan’a veya onun ekibinden birilerine yönelik tenkitler zuhur eder. Erdoğan ya bunu püskürtecek tavır takınır ya da istediklerini verir ve her şey başa döner. Buna eleştiri diyemeyiz.

Muhafazakâr medya asla iktidardan kopuş yaşamaz, yaşayamaz. Erdoğan’ın iktidarı bırakmaktan söz ettiği her defasında yüreklerinin sıkıştığını biliyoruz. İslamcıların ilkesi iktidarda olmak, iktidarı korumak ve sürdürmektir. Buna karşın bu iktidarla ne yaptıkları sorulabilir. Aslına bakılırsa yaptıkları tek şey, ekonomik cüsselerini büyütmekten ibarettir. Ellerindeki iktidar ve iktisadi cüsse ile azmanlaşıyorlar ama bunun düşünce, sanat, edebiyat, hatta siyaset ve dış politikaya hiçbir yansıması olmuyor. O iktisadi ve siyasi güçle Türkiye’yi dindarlaştırıyor değiller. Entelektüel kapasiteleri artmıyor, aksine her geçen gün çürüyor, tükeniyor, yaşlanıyor ve eskiyorlar. Değerlere istinat eden bir topluluk değiller. Maddi ihtiyaçları abartmış bir hayat düzenleri var. Ellerindeki medya gücüyle yapabildikleri tek şey, 28 Şubat benzeri medyatik operasyonlarla iktidarı kimi politikalara zorlamak ya da iktidarın kimi politikalarını halka kabul ettirebilmekten ibaret. Ellerindeki medya gücü, kapasitesi yüksek entelektüel birikim geliştirmelerine yaramıyor.

YILLARDIR BATICILIĞA KARŞI MÜCADELE ETMİŞ İSLAMİ KESİMLERİN ÇOCUKLARI BATI HAYRANI OLARAK YETİŞİYOR
İnandıkları dinin tarihsel birikiminden bile uzaklar. İslam’ın irfan, felsefe, sanat, edebiyat, tarih ve siyaset birikiminden güç alan güncel bir fikir üretebilmiş değiller. Bu yüzden medyalarında yazan çizen, konuşan liberal isimler her gün İslam’a cepheden karşı ve zıt fikirlerle görüş açıkladığı halde farkında bile değiller. Liberaller, o medya kanallarında kapitalist değersizliği propaganda edebiliyor, emperyalizmi savunabiliyor. Muhafazakar akıl da derin uykuda bu meydan okumanın yayılmasına aracılık ediyor. İslam’a göre bir fenalığı yapmak ile onun yayılmasına yardımcı olmak arasında büyük derece farkı vardır. İkincisi daha ağır bir günah ve suçtur. Muhafazakâr bu suçu her gün işliyor. Kapitalizme, emperyalizme, iktidar ve servet yığmaya, Allah’ın mülkünü zimmete geçirmeye övgü muhafazakâr medyanın yaydığı fenalıktır. Bu türden görüşlerin onaylandığı yayınlar muhafazakârların evlerine giriyor, çocukları izliyor. O fikirlerle büyüyen gençler yüksek standartlı hayat ve müreffeh koşullardan başka bir gelecek peşinde koşmuyor. Yıllardır batıcılığa karşı mücadele etmiş İslami kesimlerin çocukları batı hayranı olarak yetişiyor. Yoksulların hala yoksul olduğu, iktisadi rejimin adalet ilkesine göre reforma tabi tutulmadığı ama İslami kesimlerin bundan hiç şikâyetçi olmadığı yeni bir durum bu.

NATO AYNI ZAMANDA GAYRİ NİZAMİ HARP DOKTRİNLERİ OLAN ORGANİZASYONSA BU ORGANİZASYONUN MİLİS GÜCÜ İÇİN İNSAN KAYNAĞI İŞTE BU KAMPANYALARLA EĞİTİLİYOR, İDMAN VE TALİMİ YAPTIRILIYOR
Muhafazakar oligarşinin seçmen oranı bakımından %10-15 hacminde bir kitleye ulaştığı düşünülürse bu klan, mevcut refah düzeyini korumak için canına dişine takmış durumdadır. Türkiye’de, Saddam’ın Tikrit ailesi gibi bir muhafazakâr klan oluştuğunu düşünenlerdenim. Bu kitle, muhtelif desteklerle ikinci halkayı iktidara yapıştırabiliyor. Üçüncü halkaya ulaşıldığında zaten %35-40 oranı bulunmuş oluyor. Bundan sonrasını kastın iç halkalarına geçebilmek için çabalayanlar veya otokratik koşullarda soluk alabilmek için kalabalığa karışanlar olarak tanımlamak gerek. Bütün bunlar, bir zamanlar ilkelerinin şiarlarıyla sokakları inleten İslamcıların gözü önünde yaşanıyor tabii ki. Ama kendilerinin tanımladığı maslahatlar ve öncelikler nedeniyle bu saydıklarımızı ihmal edebileceklerine kendilerini inandırmışlar. Bir zamanlar “NATO’ya hayır” şiarının ayırt edici kimlik olduğu İslamcılık, şimdi “Arap baharı” vesilesiyle, yeter ki değişim olsun NATO eliyle olsun kabilinden bir yabancılaşmaya varabildi. Fakat burada da ilkeli ve ahlaklı değiller. Değişimi, Washington-Brüksel eksenince seçilmiş ve kampanyası yapılmış yerlerde destekliyorlar. Suriye kampanyasına var güçleriyle katılıyor ama mesela Bahreyn’den uzak duruyorlar. Yemen gündemlerinde yer almıyor. Suud, Katar, Kuveyt ve diğer sultanlıklar için kampanya yapmıyorlar. AB(D)’nin başlattığı kampanyalara katılıyorlar. NATO sadece bir askeri pakt değil, aynı zamanda sivil toplum faaliyetleri de yürüten ve gayri nizami harp doktrinleri olan organizasyonsa bu organizasyonun milis gücü için insan kaynağı işte bu kampanyalarla eğitiliyor, idman ve talimi yaptırılıyor. Zamanı gelince bu insan kaynağını 6. filoyu kovalamak için gösteri düzenleyen gençlerin üzerine sürülmüş bulabiliriz. Suriye sefaretini basabilir, İran temsilciliğini kuşatabilir, Hatay ve
civarında Nusayriler’e çıkarma yapabilir, Sivas, Kahramanmaraş ve Çorum’da Alevilerin kapılarına çarpı koyabilirler!

İç tartışmaları nasıl yorumlamak lazım? Gülenciler ile Milli Görüş arasındaki gerilim sizce sönümlenen bir gerilim midir, yoksa kırılma ile mi sonuçlanacaktır? Neden?

Gülencilik Milli Görüş’ü can düşmanı görüyor desek abartmış olmayız. 28 Şubat askeri darbesi günlerinde Gülen’in meşru ve seçilmiş Erbakan hükümetine karşı tavrı capcanlı hafızalarımızda. Erbakan hükümeti siyaset dışı müdahalelere direnmeye çalışırken Gülencilik, o hükümeti alaşağı etmeye çalışan karanlık güçlerin tüm aktörlerine ödüller dağıtıyordu. Bunu sadece Gülenciliğin pragmatik tutumuyla açıklamak yanıltıcı olur. Milli Görüş’le, Adalet Partisi’nin dindarlar üzerinde kurduğu tekeli kırmasından beri davaları var. Milli Görüş hareketi, dindarları bağımsız bir siyasi kimlik olarak siyasete soktuğunda Gülen’in de içinde yer aldığı kesimler arkasına gizlenip işlerini yürütecekleri sütreler düzeninden mahrum kaldılar. Ya alana çıkıp mücadele edeceklerdi ya da egemen güçlerle işbirliği yapıp Milli Görüş’e cephe alacaklardı. Alenen olmasa da örtük biçimde ikincisini yaptılar. 28 Şubat’ta ise Milli Görüş aleyhtarlığını hiç gizlemediler. Darbecilerle işbirliği yapıp hükümeti düşürdüler. Bu sicile sahip bir grubun darbe karşıtlığını, milli irade söylemlerini, özgürlük ve demokratikleşme çıkışlarını inandırıcı bulmak için sebebimiz yok. 12 Eylül askeri darbesine de, 28 Şubat’a da destek vermiş bir hareket sonuçta Gülencilik. Kurtulmuş’un Saadet Partisi’ne genel başkanlığı sırasında yaşanan krizi, Milli Görüş’ün geri dönülmez bir güçsüzleşme geri sayımına başladığı varsayımıyla bir fırsat gördüklerine eminim. Milli Görüş camiasında Gülenciliğin bütün bu sicilinin canlı ve her daim taze bir bellekle kaydının muhafaza edildiğini görebiliyoruz. Gülencilik, Milli Görüş’ün nasıl olsa beyin ölümünün gerçekleştiği umuduyla rahat davranıyor ancak Milli Görüş’ün nereden uç vereceği tahmin edilemeyebilir. Gülencilik, 2011 itibariyle pek çok eşiği geçti ve geride bıraktığı mağduriyetlerin hiçbirini telafi edebilecek manevra mesafesi de yok.

Fethullah Gülen hareketi karşısında özel olarak eleştirel bir tutumunuz var? Gülen hareketinin özgünlüğü nedir?

Gülenciliğin Türkiye’deki Müslümanlar için yeni bir kelam mezhebi olduğunu yazmıştım. Bu açıdan bir önemi var kuşkusuz. İslam’ı yeniden tarif ediyorlar. Bu yönüyle Amerika’da Farahan’ın “İslam Ulus”unu andırıyor. Pakistan’daki Kadiyanilik gibi gruplara benzetenler de var. Güçlü bir politik bâtınilikleri var. Mesela İran’a olan husumetleri nedeniyle İranlı yöneticilerin çoğunun Yahudi kökenli ve ABD ile gerilimin de mizansen olduğu fikirleri Gülen’den başlayarak dalga dalga cemaat içinde yayılıyor. Bunu ciddiyetle anlatanlara rastladım. Fakat bu fikirler fazlasıyla anti-semitik olduğundan, sözlerini kayda geçirmemeye özen gösteriyorlar.

GÜLENCİLER POLİSTE ÖRGÜTLENİYOR AMA ASIL TSK’DA VAR OLMAK İSTİYORLAR
Emniyet teşkilatında örgütlenmeye önem verdiklerini kendileri de gizlemiyor. Ama asıl TSK’da var olmak istiyorlar. Bunun önü açıldığında ve TSK sınır ötesi işlerde kullanabilecekleri silaha dönüştüğünde asıl amacın ne olduğunu görebileceğiz. Gerçi Suriye’deki gerilim vesilesiyle az çok uzak vadeli emellerinin ne olabileceğini kestirebildik. Türkiye’nin batı vesayet sisteminde tutulması için en büyük çabayı harcayan ve buna akıllara durgunluk verecek kaynaklar ayıran bir grup Gülencilik. Dolayısıyla NATO’ya ve batı vesayet sisteminde kalmaya itirazı olan herkes Gülencilikle karşılaşmaktan kurtulamaz. Ayrıca Gülencilik, artık ne “Fethullah Hoca cemaati”, ne de “Gülen Hareketi” değil. Yeni bir aşamada ve bu nedenle ona “Gülencilik” diyorum. Tek parça da değil. Kendi içinde odakların oluştuğu, cemaatin kolektif aklının kolayca manipüle edildiği, eski ağabeylerin sözünün her defasında buharlaştığı, zaten onların da algılamayı başaramadığı bir hız, tempo ve çoklu hareket ortamından bahsediyoruz. Gülenciliğin içinde iyi niyetli kimileri gidişatı disipline etmek için cemaatin eski referanslarıyla kitlesine seslense de medyalarındaki liberal propaganda hareketi mensuplarını yabancılaştırmada hayli etkili.

İran’da kaldığı bir hafta boyunca ruhunun daraldığını yüzünü buruşturarak anlatan, ama Amerika’dan söz ederken gözlerinin içi gülen üst düzey yöneticilerden biriyle karşılaşmıştım. Gülencilik, giderek berraklaşan düzeyde Washington-Brüksel ekseninin Türkiye’deki sesi olmaya doğru evriliyor. Buna karşılık bu eksene direnen bölgesel güçlerin üzerine Türkiye’nin siyasi, sosyal ve ekonomik gücünü sürebilecek kadar da gözlerini karartmış haldeler.

Kürt sorunu, ekonomi ve dış politika alanında riskli bir dönemden geçiliyor. Sizce AKP iktidarının kırılganlıkları nelerdir ve bu süreçte hangi çelişkilerin harekete geçmesi öngörülebilir?

Aslında her üç alan da; Kürt sorunu, ekonomi ve dış politika birbiriyle bağlantılı bir zincirleme reaksiyonun yapıcı öğesi, bağımsız değişkeni. Kürt isyanı AK Parti’nin en korktuğu gelişme olduğu için KCK operasyonlarıyla PKK’nın şehir ayaklanması hazırlığına önleyici saldırıyla karşılık veriyor. KCK operasyonunu engelle karşılaşmaksızın yapabilmek için ABD’nin Libya’dan sonra Suriye taleplerini de eksiksiz yerine getiriyor. Suriye’de cephe açmakla uğrayacağı iktisadi, siyasi ve psikolojik yıkımı Katar ve Suudi saltanatlarından geleceği (veya geldiği) varsayılan sıcak para girişiyle yatıştırmaya çalışıyor. Bu saadet zinciri veya döngünün tökezlediği yer AK Parti iktidarı için sonun başlangıcı olacak gibi gözüküyor.

Suriye eğer aylardır Türkiye’nin kendisine yönelik saldırılarına ve silahlı grupları koruyup kollamasına artık daha fazla sabretmez ve karşılık vermeye başlarsa Katar ve Suud’un parası veya Amerikalıların moral desteği Ankara’nın hiç işine yaramayacak. Suriye’nin Türkiye ile bütün ticari anlaşmaları iptal ettiği ve Suriye sınırında ağır ekonomik kayıpların yaşandığı günlerdeyiz. Bu ilk dalga, yakında Türkiye’nin içlerine kadar uzanacak tsunamiyi yaratacaktır.

ANKARA’NIN YAVUZ SELİM HEVESİYLE DOĞU FÜTUHATINA ÇIKMASININ BEDELİ AĞIR OLACAKTIR
PKK, Amerikalılar tarafından Ankara’nın insafına bırakıldıklarını görüyor ama Suriye’den olumlu sinyal alamadıkları için güzergah değiştiremiyor. Eğer Türkiye’nin Suriye’nin içinde iç savaş çıkması için yürüttüğü kampanya Şam için dayanılmaz eşiği aşar da Şam kendi Kürdistan’ını (mesela iç savaş nedeniyle sınırları kontrol edemediği gerekçesiyle!) görece özerkleştirirse Türkiye için kâbus başlamış demektir. Yalan haberlerle Şam’ın PKK’ya destek verdiği yönündeki medyatik propaganda bu ihtimale karşı yürütülüyor olsa gerek. Suriye’nin serbestleştirdiği sınırların Türkiye’de PKK’nın etkili olduğu sınırlarla birleşmesini Amerikalılar mı gelip önleyecek?

Ankara, Şam’la eşzamanlı olarak Bağdat’la da hızla tırmanan gerilim sürecindedir. Ankara’nın Tahran ve Irak Kürdistan’ıyla da iyimser olunabilecek ilişki düzeyi söz konusu değil. Suriye’nin sınırlarını kapatması durumunda Türkiye’nin doğuya doğru kara ticari ulaşımı tamamen durabilir, çünkü Ankara’nın Suriye’ye alternatif tek güzergahı Irak ama Iraklılar da Ankara’ya ses yükseltmeye başladı. İran’la 10 milyar dol
ara sıçrayan ticari ilişkinin bir günde sıfıra düşmeyeceğini kim garanti edebilir? AK Parti eğer bu reel iktisadi fotoğrafı Katar ve Suud’dan gelmesi muhtemel sıcak ama sanal parayla telafi edebileceğini hesaplıyorsa o hesabın görüş mesafesi hayli kısadır. Ankara’nın Yavuz Selim hevesiyle doğu fütuhatına çıkmasının bedeli ağır olacaktır.

© CopyLEFT Sendika.Org'un tüm yazılı ve görsel içeriği kaynak göstermek koşuluyla özgürce kullanılabilir.

WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann
Scroll to top