Emekçiler açısından Ankara mitingi -Mürüvvet Yılmaz Reviewed by mustafa on . Çalışmak kutsanıyor. Çok çalıştıkça ortaya daha fazla ürün çıkıyor. İşçiler çalışıyor, ürünler artıyor. Bu döngüde kim zenginleşiyor dersiniz? Emekçiler mi? İşv Çalışmak kutsanıyor. Çok çalıştıkça ortaya daha fazla ürün çıkıyor. İşçiler çalışıyor, ürünler artıyor. Bu döngüde kim zenginleşiyor dersiniz? Emekçiler mi? İşv Rating:

Emekçiler açısından Ankara mitingi -Mürüvvet Yılmaz

Çalışmak kutsanıyor. Çok çalıştıkça ortaya daha fazla ürün çıkıyor. İşçiler çalışıyor, ürünler artıyor. Bu döngüde kim zenginleşiyor dersiniz? Emekçiler mi? İşveren mi? Zenginleşme kimi nasıl yabancılaştırıyor? Bu konuda Marx 1848 El Yazmalarında şöyle diyor: “İşçi ne kadar çok zenginlik üretir, üretimi erk ve hacim bakımından ne kadar artarsa, o kadar yoksul duruma gelir. Ne kadar çok meta üretirse, o kadar ucuz bir meta olur. İnsanların dünyasının değersizleşmesi, nesnelerin dünyasının değer kazanması ile orantılı olarak artar.”[1] Bu tespitten anlıyoruz ki emekçiler çalıştıkça yoksullaşıyor. Bir anlamda kendi değerleri ile ürettikleri nesneler yer değiştirmiş oluyor. Daha doğrusu ürettiği nesnelerin değerleri artarken kendi değeri azalıyor. İşçilerin günde on dört saat, kamu emekçilerinin dayatılan sekiz -beş saat çalışmaya itiraz etmemesi, çalıştıkça kendini değerli hissetmesi yaşadığı ve farkında olmadığı yabancılaşmanın derinliğini göstermektedir. Yine Marx’a başvuracak olursak “ekonomi politiğin işçi ile üretim arasındaki dolaysız ilişkiyi göz önünde tutmaması sonucu, emeğin özündeki yabancılaşmayı gizler… İşçi ne kadar çok üretirse, o kadar az tüketecek nesnesi vardır, ne kadar çok değer yaratırsa o kadar çok değerden düştüğünü görür ve saygınlığı azaldığını görür. İş ne kadar usta işi olmuş ise, işçi usta o kadar yoksunlaşmış ve doğanın kölesi durumuna gelmiştir.”[2] Ürettikçe yoksunlaşıyor. Ürettikçe zenginleşeceğini, usta gelişeceğini ve kendi olacağını düşünmek, yaşamak dipsiz kuyuya düşmek gibidir. Korkutucu olan ise bu dipsiz kuyuyu, yabancılaşmayı, yoksunlaşmayı fak etmemek ya da kanıksamak. Bu durum üretim esnasında emekçinin ürettiği ile kurduğu ilişki görünür kılınmayarak yapılmaktadır. Bu değersizlik ve yabancılaşma durumu kendi cellâdına karşı tepsisiz olmayı ya da cılız tepkileri de beraberinde getirmektedir. Yoksunlaşmaya karşı tepki bu durumu daha da derinleştirecek olan çok çalışma şeklinde, intiharlar ya da psikoloji ve danışmanlık merkezlerinden aspirin alma şeklinde kendini göstermektedir.

Ya da gitgide yaygınlaşan bağış kültürü çarkının içine dâhil olma ile kendini göstermektedir. Hak alma ve hakkını talep etme yerini bağışlarla, yardımlarla gelen sosyal ilişki ağı içinde var olma şekline dönüşmektedir.

Bu konuda yaşanan en son örnek torba yasasıdır. Çalışma yasası işverenin çıkarlarına göre yeniden düzenlendi/düzenleniyor. Torba yasaya göre, kıdem tazminatı kaldırılıyor. Yerine konan kıdem tazminatı fonunda ise emekçinin brüt maaşının yüzde üçü oranında prim yatıracak, yani 1000 tl brüt ücreti olan bir işçi bir yılda işten ayrıldığında biriken 360 tl alabilecek. Daha önce işten ayrıldığında alabildiği 1000 tl’yi alamayacak. Ayrıca biriken parayı alabilmesi için ise on yıl çalışmış olması gerekiyor. On yıldan önce ayrıldığında hiçbir hak talep edemiyor.

Başka bir maddede sözleşmeli personelin sendika var, grev hakkı yok. Sözleşmeli personelin çemberin dışına çıkmak istediğinde çekilmek üzere boynuna bağlanmış bir ip gibi.

22/1/1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 13’üncü maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki 13/A maddesi eklenmiş, 14 üncü maddesi başlığıyla birlikte, 25 inci maddesinin (b) bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“Sendika Kurma
MADDE 13/A- Sözleşmeli personel, Anayasada ve özel kanununda belirtilen hükümler uyarınca sendikalar ve üst kuruluşlar kurabilir ve bunlara üye olabilir.”

“Grev Yasağı
MADDE 14- Sözleşmeli personelin grev kararı vermesi, bu yolda propaganda yapması, herhangi bir greve veya grev teşebbüsüne katılması, grevi desteklemesi yahut teşvik etmesi yasaktır.”[3]

Bu madde emekçiyi lâl bırakmaktan başka bir anlama gelmiyor.

Uygulama değişiklikleri bu kadarla kalmıyor. Emekçilerin nerede açık varsa orayı dolduracak şekilde konumlandırılması anlamına gelen uygulamaları da yasa atlamamış. Yani, kurumlarında atama imkânı olmayan kamu emekçileri Devlet Personel Başkanlığınca belirlenen başka bir kurumdaki boş kadroya atanabilecek. Can alıcı başka bir nokta ise kamu emekçilerinin, kamu yararı ve hizmet gerekleri sebebiyle ihtiyaç duyulması halinde kurumlarınca Devlet Personel Başkanlığının uygun görüşü alınarak diğer kamu kurum ve kuruluşlarında 6 aya kadar geçici süreli olarak görevlendirilebileceğidir. Bu görevlendirmelerde kamu emekçisinin onayını alma söz konusu değil. Senin yerine ben karar verim, gideceksin durumu. Daha çok çalışma, keyfi görevlendirme. Yani sürgün.

Buna bir de çok net olmayan çalışma saatlerini eklediğimizde emekçilere dayatılanın tam bir kölelik olduğunu söyleyebiliriz. Daha önce de tam olmayan hakların ortadan kalkması ile karşı karşıyayız. Devlet küçülmüyor. Bilakis sermayeye, burjuvaziye nereden para çıkarır, artı değer katarım politikalarının doğrudan uygulayıcısı olan yüzünü daha net gösteriyor. Dünyanın krizlerle alt üst olduğu bir dönemde tüm faturayı emekçilerin sırtına yükleyerek kurtulmaya çalışıyor. Emekçilere sunduğu karın tokluğuna yaşamak. Aslında sadece yaşamak için çok yoğun çalışmak, çarkı döndüren dişli olmak Mars’ında dediği gibi yabancılaşma, yoksunlaşma döngüsünün içinde kaybolmaktır. Bu türe de yabancılaşmadır.

Bu yabancılaşmadan kurtulmak elbette birden olamayacağı gibi kendiliğinden de olmayacaktır. Bunun için hareket, eylem gereklidir. Tam da bu noktada torba yasasına karşı yapılan eylemlere bakmak gerekiyor. Bunlardan bir tanesi 8 Ekim’de yapılan Ankara mitingiydi. Mitinge katılım (nasıl hazırlanıldığı düşülürse) oldukça iyi idi. Mitingin emekçilere dayatılan ekonomi politikalarını değiştirme kararlığını ne kadar derinleştirdiği tartışma konusu. Ya da emekçilerden kesilen vergilerle savaşı sürdüren devlete karşı üretimden gelen gücünü kullanma kararlılığı nereye denk düştü? Tartışmak gerek. Aslında miting değil sokak meclisi olarak alanlara gidildi. Ama sokağın değil sendika başkanların sesi vardı. Sokağı onlar temsil ediyordu. Oysa artık sokak kendi sözünü söylemeli, sokaklığını göstermeli derim.

Dipnotlar:
[1]. (1848 El Yazmaları Karl Marx say.153)
[2]. (1848 El Yazmaları Karl Marx say.156)
[3]. (KESK Eğitim dokümanı)

© CopyLEFT Sendika.Org'un tüm yazılı ve görsel içeriği kaynak göstermek koşuluyla özgürce kullanılabilir.

WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann
Scroll to top