Vedat Türkali ile söyleşi Reviewed by mustafa on . Vedat Türkali'nin sitemize gönderdiği Kadir Akın tarafından yapılmış söyleşi, daha önce İşçi Dünyası gazetesinin 4. sayısında yayınlandı. Usta yazar Vedat Türka Vedat Türkali'nin sitemize gönderdiği Kadir Akın tarafından yapılmış söyleşi, daha önce İşçi Dünyası gazetesinin 4. sayısında yayınlandı. Usta yazar Vedat Türka Rating:

Vedat Türkali ile söyleşi

Vedat Türkali’nin sitemize gönderdiği Kadir Akın tarafından yapılmış söyleşi, daha önce İşçi Dünyası gazetesinin 4. sayısında yayınlandı. Usta yazar Vedat Türkali’nin iktidar, Kürt sorunu ve sola dair görüşlerini içeren söyleşinin tamamını yayınlıyoruz

Kadir Akın: Geçtiğimiz aylarda Başbakan Tayyip Erdoğan “açılım” çerçevesinde kimi aydın, yazar, sanatçılarla bir dizi görüşme gerçekleştirdi. Siz de çağrılıydınız. Sağlık sebebiyle toplantıya katılamadınız; ama görüşlerinizi bir mektupla ilettiniz. Basında da yer alan bu mektubunuzda, Kürt sorunu çözüme kavuşturulmaksızın demokrasi konusunda bir adım dahi atılamayacağını anlatıyordunuz. Şimdi savaş tüm şiddeti ile yeniden başladı. Hem yeniden başlayan savaş hem de sosyalist hareketin durumunu nasıl görüyorsunuz?

Vedat Türkali: Önce şunu açıkça ve kesinlikle belirteyim ki, bugün sol çizgide olduğunu söyleyen hiçbir siyasal partiyle, örgütle, herhangi bir biçimde örgütsel bir ilişkim yok; bugünkü koşullarda olacak gibi de görünmüyor.

Önemli bir sorunun çözümü üzerine konuşmaya başlarken önyargılara bağımlı olmamak temel koşuldur. Karşımızdaki, -hele yetkili bir devlet sorumlusuysa- gerçekçi çözümler önermeniz gerekir. Bilimsel doğruları, çözümleri yığınların anlayabileceği açıklıkta önüne korsunuz. Uyarırsınız. Bu adam “şeriatçıdır, yapmaz” önyargısıyla yola çıkmak özellikle bizim ülkede yanıltıcıdır. “Sol”, “ileri” kavramları, laiklik-şeriatçılık aldatıcı ikilemi içine sıkıştırılmıştır çünkü. Peki, bu sorunu bu iktidar çözebilir miydi? Bunu yapabilir miydi? Evet yapabilirdi. Tarihte bir sürü örnek var. Bilimsel, doğru çözümleri “Marksist- Leninist” örgütler saptar. İlerici örgütler bunun kavgasını verir, ortamı hazırlar. Bunu yapma yetkisini elinde tutan iktidarı buna zorlar. “İlerici-sol” kavramları da, tarihsel koşullara göre değişir. Bizler sorunları, yalnız işçi sınıfının değil, küçük burjuvazinin, kimi katmanların o günkü çıkarları gereği vardıkları ileri bilinç düzeylerinden de yararlanarak çözmekle yükümlüyüz. “Devrim yolu, gereğinde nice örgütlerle bağlaşık yürümek zorunda olunan bir yoldur” diyor Lenin. Bakın, Fransa’nın başındaki en büyük sorunu, Cezayir sorununu De Gaulle çözdü. Çünkü Fransa kan kaybediyordu.

Tipik bir örnektir. Fransız Komünist Partisi çok onurlu bir geçmişin Paris Komünü’nün tarihsel kalıtçısı. Biliyorsun, Paris komününün yaptığı en ileri işlerden biri Cezayir’e bağımsızlığını tanımak oldu. O günlerde Müslüman Osmanlı aydınları büyük bir heyecan duydular. Yakınlık gösterdiler. Namık Kemal’in bu konuyla ilgili bir yazısı var. Böyle onurlu bir olgunun kalıtçısı olan Fransız Komünist Partisi, son Cezayir meselesinde çuvalladı. ‘İlla nasılsa Fransa devrimini yapacak, onlar da bize katılırlar’ yollu bir yaklaşıma vardı iş! Bu konuda Rosa Lüksenburg’la nice tartışmaları var Lenin’in. Niye bağımlı olsun sana Cezayirliler? Kolonların, varsıl Fransız çiftçilerinin elinde köle olmuş zavallılar. Bakın kim çözdü bu sorunu, hiç de Komünist olmayan, giderek karşı olan De Gaulle. Kolay mı oldu? Hayır. Milli kahraman De Gaulle imzalayıp Cezayir’e bağımsızlığını tanıdığında aylarca korku içinde yaşadı. Orduya bağlı hava kuvvetlerinden 2000 paraşütçü komandonun havadan atlayarak sarayı basacağından korkuldu. Başka örnek: NATO’nun merkezi Paris’teydi. Sovyetler, konuk gittiği gezi sırasında ona göstermişler atom füzelerinin vuracağı hedefleri; basılacak düğmeleri. Onlardan biri de “Paris – NATO Karargâhı”. Olayı görünce, Fransa’ya döndüğünde ilk işi, 24 saat içerisinde NATO Karargâhı’nı Belçika’ya sepetlemek oldu. Askeri kanattan da çekildi. Zaten ilericiler, sosyalistler, komünistler bununla ilgili kampanya sürdürüyorlardı. Yani “ortamı hazırlamışlardı”. Ama kararı De Gaulle verdi. Daha nice örnekler var tarihte.

Bugün CHP’nin, (MHP’nin sözünü bile etmiyorum) adım atmaya yanaşmadığı, üzerine konuşmaktan sürekli kaçındığı kimi konulara ilk kez, şeriatçı, gerici damgalı AKP el attı. Bir iki sözle geçiştirilemeyecek bir konu bu. Enine boyuna konuşmayı gerektirir. Toplumumuzun tarihten gelen “finans kapital”e bağımlı, sosyo-ekonomi doğrultusunda, o koşulların kıskacında oluşmuş, biçimlenmiş Kemalist devlet yapısının vardığı noktadır bu. Egemen statükonun tartışılmasını gerektirir. “Kapitalist düzen işte!” deyivermek kolaylığıyla hiçbir şeyi saptamış olmazsınız. Türk toplumunun özgün yapısıdır bu. Uzun konu. Şimdi ben Başbakan’a bu mektubu yazdım diye heyecanlanan, beni destekleyen, kutlayan çok kişi oldu, biliyorsunuz. Bir de, “sağına sarımsak soluna soğan!” “solcular” var! Söz gelimi, Türkiye Komünist Partisi (TKP) diye bir parti var… TKP, seksen beş yıl öncesinde kuruluşuyla tarihimizde onurlu yer almış ilk gerçek Marksist-Leninist büyük örgüttür! Bunların o tarihsel örgütle ne ilgileri var? “T.KE.P”, Türkiye Kemalist Partisi diye okumak gerek aslında. Kemalist tekerlemeleri yineleyip duruyorlar. Geveledikleri Marksist kimi kavramla her şeyi çözdüklerini sanıyorlar. Açın, programlarına bakın; daha yirminci yüzyılın başlarında, yani Kapitalizmin tekelci finans kapital aşamasına vardığı çağdaki temel, yapı değişikliğinin ayırtında değiller. Bu aşamayı Marksist bilimsel yöntemle doğru biçimde saptayan Lenin’dir. İkide bir kullandıkları “Anti-Emperyalizm”i doğru dürüst anlamadıkları ortada. Kürt sorununa bakışları, yaklaşımları hiçbir ciddi, Marksist-Leninist bilimsel temele dayanmıyor. Adını kaptıkları TKP’nin tarihini bilmiyorlar daha.

Türkiye İşçi Partisi’nin Sosyalist Devrim’cilerinden geliyorlarmış. Biliyorsun o dönemde bunların karşısında bir de MDD’ciler (Milli Demokratik Devrim) vardı. Bir bakıma, yüzeysellikte ikisinin de birbirlerinden kalır yeri yoktu. Sosyalist Devrim sloganlarını atanlar, kendi programlarının aslında bir demokratik devrim programı olduğunun farkında değildiler. Sosyalist Devrim sloganı, Türk halk kitlelerinin yıllarca yasaklanmış bir sözcüğe yakınlığını sağlamak bakımından, öyle gürültüyle karşı konacak bir çıkış da değildi. MDD’cilerin sosyalist sözcüğünü adeta yasaklar gibi benzer programları savunmaları da, olsa olsa TKP’lilerin “desantralizasyon” döneminde Kemalistleri ürkütmemek için kullanılmayan, temelde Sosyalizmi hedeflemiş Demokratik Devrim ilkelerinin savunulmasıydı. Kaldı ki Türkiye İşçi Partisi döneminde, gerçek sola karşı devlet en azılı saldırı içindeydi. Türk Ceza Kanunu’nun 141-142. maddelerinin kılıcı asılıydı üzerlerinde. Daha önceleri, tek partiye dayalı Kemalist Türkiye çok acı, gülünç bir düşünce dünyası yaratmıştır. Sosyalist yazar Burhan Oğuz, milli kurtuluşun ünlü generallerinden biriyle akraba imiş. Şöyle anlatıyordu: “Paşayla konuşurken, Sosyalistçe ilkeleri, çözümleri söyleyin, size aynen katılır, ama Paşam siz Sosyalistsiniz deyin; çeker tabancasını sizi vurur!” Sözünü ettiğimiz daha sonraki çok partili dönemde, Türkiye İşçi Partisi’nin yasal çalışma döneminde Marksizm, Leninizm, Komünizm düşünceleri, demin de değindiğimiz gibi gizli, kaçak mallar gibiydi. Bugün TKP adıyla kurulmuş bir emekçi örgütünün bu ilkel kaynağa dayanmasıyla övünür gibi ortaya çıkması tarihsel açıdan da, teorik bakımdan da ne düzeyde olduklarını gösterir.

Mustafa Suphi’nin adını vermekle her şeyi açıkladıklarını sanıyorlar. Sıraladıkları, cicili sözlerle süslenmiş, çürük çarpık bir sürü sav. Adalet, kardeşlik, özgürlük, eşitlik,
modernleşmek… Yuvarlak sloganlar. Tatlı ninniler! Kalpazan Marksist palavraları bunlar. Gerçek Sosyalistlerin, Komünistlerin, sadece ülkemizde değil bütün dünyada temel özelliği sadece Marksist değil Leninist de olmalarıdır. Yaşadığımız çağı globalist, Emperyalist yapısı içinde kavramazsan hiçbir şeyi çözemezsin. Nedir Emperyalist çağ? Kapitalizmin köklü yapısal değişime uğramasıdır. Yani girişimci kapitalizmin yerine tekelci kapitalizmin geçmiş olması. Tekellerin, kartellerin, tröstlerin, konsorsiyumların soygun yarışındaki bir dünyada yaşıyoruz. Son tarihsel bunalım da bu yapının ürünüdür. Büyük para imparatorları var. Son olaylarda bunların kasasına trilyonlarca dolar akmış. Demek ki para kaybolmuyor, çalınıyor, bir merkezde toplanıyor. Tarihteki, expropriasyon; mülk sahiplerinin soyulması sürecinin dev çapta sürüp gittiğinin göstergesidir. Sovyetler Birliği yıkıldı. Bugünün hiçbir sisteminin kıyamete kadar gideceği yok. Tarihte ikinci ileri denemeydi o. 71 günlük Paris Komünü’nden 70 yıllık deneyime geçildi. İnsanlık bugün Marksist Leninist yolda giderse elbette ki 700 yıllığını da bulacak. Çünkü Marksist Leninist yöntem insanoğlunun tarihteki yerini en gerçek biçimiyle saptayan tek bilimsel yöntemdir. Yandı bitti gitti, sıcak külleri kaldı diyenler oldu. “Föniks”, küllerinden yeniden canlanan masal kuşu “edebi” benzetmeleri yapıldı. Olan bitenler masal değil, tarihin gerçekleri. Külleri kalmadı canım; bütün dünyaya serpilmiş tohumları, beş kıtaya yayılan kılcal damarları kaldı. Bugün Güney Afrika’da, Güney Amerika’da, Asya’da, Avrupa’da, tüm Leninist kavgaların getirdiği kazanımlar var. Şimdi Türkiye’de bu büyük gerçeği tam kavramış bir siyasal parti yok. Türkiye’nin bugünkü acılı görünümü budur. TKP’nin teorisyeni, Kemal Okuyan diye biri varmış. Bu muhterem, benim Başbakan’a yazdığım mektup için “91 yaşında, değer miydi!?” demiş. Cevap vermeye bile değmez diyorlar. Tek başına olsa belki doğru. Ama bugün tarihsel bir partinin adını taşıyan bir örgütün yetkili ve sorumlusuymuş. Biliyorum ki o örgütte binlerce pırıl pırıl kişiler var; bizim görevimiz onlara gerçekleri yansıtmaya çalışmaktır. Aslında, her gün birçok gencimizin acısıyla sarsıldığımız koşullara karşı çıkmak için iktidarı uyaran yaşlı bir yazara, böyle bir sorumlu kişi “değer miydi?” diye soruyorsa, bundan o kişinin vicdanı soruMludur; belki de, daha doğrusu, “vicdanı soruNludur”. Soldaki gerçek devrimciler, Kemal Okuyan’ların aslında nasıl Maval Okuyan’lar olduklarını nasıl olsa anlayacaklardır.

Görülüyor ki bir partinin programına Leninist olduğunu yazması yeterli olmuyor. Sorunlara Leninistce yaklaşıyor mu yaklaşmıyor mu, asıl ölçü bu. Marks’ın ünlü sözü burada da akılda tutulmalıdır: Bir kişiyi dediklerinden tanıyamazsınız, yaptıklarına bakmak gerekir. Demek ki asıl ölçü edim ve eylemdir. Bu Leninist (!) partinin yıllardan beri Kürt sorununa karşı tavrını lütfen gözünüzün önünden geçirin. Demek ki Leninizm üstüne türlü kitaplar yayınlamış olmak da yeterli olmuyor. Halkların kanının oluk gibi aktığı bir zamanda bir Komünist partisinin, yaşlı bir yazarın yerinde uyarı yazısına, yukarıda söylediğim gibi “değer miydi?” demesi benim Leninist kafama göre bağışlanmaz bir yanlıştır. Böyle Leninistlik olmaz! Bir örgüt karşımıza Komünist Parti adıyla çıkarsa, en azından o tabela altına toplanmış değerli birçok kişileri uyarı görevinden kaçamam.

Bugünlerde bana bu TKP’nin, Kürt sorunuyla ilgili açıklaması getirildi. Tek sözcükle yürekler acısı. Bir dizi adalet, özgürlük, eşitlik, emekçi kardeşliği sözcükleri yan yana dizilmiş. Bir sürü soyut doğrular. Ancak, burada salt göz boyamaya, asıl sorunu örtbas etmeğe yarıyor.

‘Türkiye Komünist Partisi, bu değerlendirme ve saptamalardan hareketle siyasi girişimlerde bulunacak, benzer kaygılarla hareket edenlerin arayış ve önerilerine yapıcı bir biçimde yaklaşacak, ortaya çıkan olumsuz tabloyu değiştirmek için üzerine düşeni mutlaka yapacaktır.’

Ne diyelim? İnşallah yaparlar! Peşlerine takacakları kimleri bulacaklar bakalım! Farkında mısınız? Tıpkı bir burjuva partisinin bol keseden vaatlerine benziyor. Çünkü içeriği göz boyayıcı; soruna yaklaşımı temelde yanlış. Bu konuda çok duyarlı gizli devlet güçlerinin, kaygılanıp tasalanacaklarını hiç sanmam! Niye kaygılansınlar? Solu uyutmanın çok usta bir biçimi bu çünkü. Daha önceleri de söylediğim gibi böyle bir örgüt, gerçek TKP değil; bu kanlı, rezil düzeninin demokrasi olduğu yutturmacasına alet edilmiş, sistemi kem gözlerden (!) koruyan bundan daha uygun bir “kızıl boncuk” kolay kolay bulunabilir mi?

Aslında, dünya ölçüsünde baktınız mı, biz daha işin alfabesini tartışıyoruz. Oysa bugün dünya öyle yeni denemeler yaşıyor ki, Marksist Leninist bir partinin bütün bunları tüm incelikleriyle araştırıp kavraması gerekir. Bir defa yalnız insanlığı değil, tüm canlıları yok etmeye yönelik termo-nükleer, kimyasal, biyolojik silahlar tarihin en acımasız, egemen gerici güçlerinin elinde. Bugün yeryüzünde patlayacak böylesi bir kıyamet yalnız insanları değil tüm canlıyı kökünden yok edebiliyor. Ne “olacak!”, ne de “olmayacak!” diyebilirsiniz. Devrim ile varılacak ileri toplum, insanlık tarihinin en güçlü olanağıdır. Ancak bir yazgı değildir. Dünyamız, madde yığınından oluşan bir yuvarlak olarak boşlukta dönüp durmaya devam edebilir. Egemen sınıflar, emirlerinde tutmaya çalıştıkları bilim-teknikle, uzayda sığınacak yerler arıyor. Bunlar bugün kurmaca olabilir. Yarının ne getireceği bilinmez.

İkincisi, bugün 1,5 milyarlık Çin, Komünist Partisi’nce yıllar boyu yürütülmüş savaşlarla kurtulup yeni düzeni kurmaya başladıktan sonra kapitalizme açıldı. İktidarda Çin Komünist Partisi var. Ama Kapitalist Emperyalist sermaye bütün Çin’e yatırım yarışında. Sovyetlerin kuruluşunda, dış sermayeye Lenin de çağrı çıkarmıştı. Amerikalı solcu bir işçinin oğlu olan iş adamı Hammer gelip bir kurşun kalem fabrikası kurmuştu. Orada kaldı. Emperyalistler Sovyetler Birliğini kuşatarak dünyadan koparmaya çalıştılar. Çin’deki deneme bakalım nereye varacak; düşünmek gerek. En kanlı savaşlarla Amerikalıları kovmuş olan Vietnam sonunda Amerikan mali sermayesi ile ilişki kurmak zorunda kaldı. Öte yandan, Amerika’nın arka bahçelerinde dünyanın en ileri düzenleri için halklar savaş veriyor.

Kadir Akın: Peki, kısaca Kürt Sorununun temel noktalarına değinir misiniz?

Vedat Türkali: Bu konuda o kadar çok söyledim, yazdım ki yoruldum artık! “ÖZGÜRLÜK İÇİN KÜRT YAZILARI” adlı kitabıma baksınlar lütfen. Kitabın geliri hasta Kürt çocuklarının ilaç parası. Bir de yardım yapmış olurlar. Yaşar Kaya için çıkarılmış armağan kitaptaki yazımı da salık veririm.

Kürt sorununa ilk Marksist Leninist bilimsel tanı koyarak el atan, 1925 yılında Doktor Şefik Hüsnü’nün Akaretler’deki evinde, tarihi geçmişe bakarsanız üçüncü kongresini yaparak Komintern’e resmen alınan Türkiye Komünist Partisi’dir. Söze oradan girelim istersen. Bu toplantıda partiyi oluşturanlar; Almanya’dan gelen Spartakist grupları, Osmanlı İşçi Çiftçi Sosyalist Partisi, Aydınlık Grubu, Bakü’de kurulan ve Ankara’da kurulup kapatılan Halk İştirakiyun’dan kalanlar, Ermeni Hınçakyan Partisi ve mütareke yıllarında İstanbul’da Rum yapı işçilerinin kurduğu Uluslararası İşçi Sendikası Grubu’ydu. KOMİNTERN’e hemen üye kabul edildi. İlk programında Kürt sorununa en doğru biçimde değinilir. Türkiye’nin toplumsal yapısı sergilenirken, Türkiye Komüni
st Partisi iktidara gelince, “ülkemizde büyük çoğunluklar halinde yaşayan etnik bakımdan farklı tüm halklara (Kürtlere, Lazlara), isterlerse, ayrı bir devlet kurma hakkını bahşeder” der. Ancak o günlerde çıkarılmış Takrir-i Sükûn yasasıyla en ağır baskıların başladığı ülkemizde, TKP programını gerçekleştirme ne söz, yayıp duyurma olanağı bile bulamadı. Böyle bir vaat, devleti Sovyet dostluk yardımlarına dayanarak kurmuş olan Kemalist iktidarla taban tabana karşıt bir duruma düşmelerine neden oldu. Kürt halkının uzun yıllar içinde kurtuluş için yaptığı tüm kalkışmalar kanla bastırıldı.

Komintern çizgisindeki Sovyetler Birliği, tarihte kurulmuş ilk büyük sosyalist ülke olarak düşmanla çevrili bir coğrafyada sınırlarındaki çatışmaları, siyasal-yapısal değişiklik olasılıklarını, Emperyalist düşman dünyanın oyunu kuşkusuyla karşılıyorlardı. Hele bu, dostluk bağlantısı içinde oldukları tek devlet Kemalist Türkiye ileyse, kaygıları daha da artacaktı. Türkiye, Sovyet petrol bölgeleri Kafkaslar’ın kapısında koruyucu duvar gibiydi. Aslında sosyal ekonomik yapılarından gelen bir talihsizlikle Kürt halkı onu doğru çizgide örgütleyecek siyasal lider kadrosundan yoksundu. Hoybon diye bir örgüt kurdular, içlerine Sovyetler Birliği içindeki Ermenistan’ın en büyük düşman bildiği Taşnakyan birliğini aldılar. Ağrı isyanında bunlar vardı. Yenildiler. O günlerde TKP genel sekreteri Şefik Hüsnü’nün çıkan bir yazısında “Kürt köylü aldanıyor ama yazık ki hiçbirimiz karşısına çıkıp da ona doğruyu gösteremedik” diye yakınması var. O yakınma doğrultusunda TKP Merkez Komitesi üyesi Doktor Hikmet Kıvılcımlı, “Yedek Kuvvet. Milli Mesele: Şark” diye Kürtler üzerine ilk değerli Marksist araştırmayı yazdı. Bu aslında TKP Merkez Komitesi’ne verilmek için yapılmış bir çalışmaydı. Bu uzun bir konu. Kürt Sorunu üzerine, Şefik Hüsnü’yle, Doktor Hikmet Kıvılcımlı’yla çeşitli konuşmalarımız oldu. TKP yıllar boyu, “Sovyet devlet politikasının izni ölçüsünde”, Kemalizme karşı “sınıfa karşı sınıf” kavgası yürüttü. Bu çizgi 1935’te Komintern’nin 2. Dünya Savaşı öncesi yaptığı 5. Kongre’de alınan kararlara kadar sürdü. Avrupa’da Hitler, Mussollini, Japonyo’da Tojo rejimi, dünyayı doludizgin bir savaşa sürüklüyordu. Verilen kararlarda Kemalist Türkiye Cumhuriyeti bu savaşta çıkarı olmayan ülke olarak kabul edildi ve TKP’nin gizli çalışması kesinlikle yasaklandı. Ünlü “desantralizasyon” kararı budur. “Ülkenize gidin, yasal yollardan devleti elinde tutan Kemalistleri anti-faşist, Sovyet dostu, savaş düşmanı, işçi sınıfının haklarına saygılı bir tutuma çekmeye çalışın” dendi. Tabii böyle bir ortamda kimsenin Kemalistlere karşı yıllardır savaş açmış Kürtleri hesaba katması olası değildi. Yazık ki Kürt halkı Kemalistlerin kanlı asimilasyon zulümlerine terk edilmiş oldu. Kürdistan’da bölge müfettişleri kurulmuştu, söz elimi Abdullah Paşa çağırıp getirttiği herhangi bir Kürt yetkilisini uyduruk mahkemeden sonra, temyizi bile olmaksızın öğlende astırıyordu. Böyle bir ortamda Kürtlerin bile zor geçebildiği bölgelere Türk Komünistlerinin girmesinin lafı bile olmazdı.

Yalancı Tanıklar Kahvesi kitabımda Türkiye’nin yapısı ile ilgili bir alıntı var. Tarihin onur ışıkları içinde yatsın; Doktor Hikmet Kıvılcımlı’ya aittir. Ben TKP’liyim. Taa kaç yılından beri, aşağı yukarı 1936’dan, 1937’den beri. Desantralizasyon dönemidir bu. Yasa dışı, yeraltı çalışması yasak. Partide resmen gizli çalışmaya başlanması 1942’de. Komintern’in kapandığı, TKP için ünlü “desantralizason” kararının TKP Merkez Komitesince gözden geçirilip, gizlilik yasağının kaldırıldığı dönemdedir. Türkiye’de TKP önderleri ile birlikte çalıştım, hapishanede yattım. Doktor Şefik Hüsnü kurucusu, Mehmet Bozışık, Mihri Belli, Emin Sekun, Ahmet Fırıncı, Zeki Baştımar, Reşat Fuat vb. Doktor Hikmet’le Sultanahmet Cezaevi’nde karşılaştık. Bayram ettim karşılaştığımda. Bu konuyu çok uzun konuşabiliriz. Bütün gençler, Marksizm’i, Leninizm’i iyi öğrensinler. Ama Hikmet Kıvılcımlı’yı özellikle okusunlar. TKP’de “Rönesans”tır o. Ancak, o “Rönesans”ı tam kavrayabilmek için, Doktor’un yazık ki yabancı kaldığı, Nazım Hikmet’in o dönemdeki büyük kültür-sanat ağırlığını da doğru değerlendirmek gerekir. TKP tarihini de iyi araştırsınlar. Ben “Güven” romanımda, yıllarca uğraşıp ele geçirdiğim “KOMİNTERN” belgelerini kullandım. Roman, hiçbir değişiklik yapılmaksızın tarihsel doğrulara dayandırılmıştır. Okurlarsa yararlanırlar.

Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı iken PKK hareketi başlayınca “28 defa başkaldırdılar yendik, bu 29’uncuyu da yeneceğiz” dedi. Ama hareket 25 yıldır yenilemedi. En kanlı baskılara, en zalim uygulamalara direndi, bugünlere geldik. Evet, Başbakan’a söylediğim gibi: “Kürt sorunu çözülmeden Türkiye’de demokrasi sorunu çözülmez. Demokrasi sorunu çözülmeden de Kürt sorunu çözülmez. Çünkü başka halkları zincir altında tutun halklar kendileri de özgür olamazlar. Kürtler, 29. hareketin başladığı ilk günlerde bağımsızlık peşindeydiler. Londra’da bulunduğum günlerde, çok sevdiğim Kürt dostlarıma karşı açıkça şunları söyledim: “Ben aslında bağımsız bir devlet kurmanıza karşı değilim. Ancak bugünkü dünya konjoktüründe böyle bir devlet bana gerçekçi görünmüyor. Beş devlet engelini aşarak Ortadoğu’da bir Kürt devleti kurmak olacak şey gibi görünmüyor, hele Ortadoğu gibi Emperyalist düğüm noktasında. Orada olsa olsa bugünkü Barzani Talabanilerin kurduğu, Amerika manipülasyonu ile kotarılmış bağış devletler olabilir.” Bunları yazdım da. Öyle de oldu. Barzani, “Amerika bizden üs isterse bundan onur duyarız” demişti. Bu anlayıştaki devlet kuruluşu Kürt halkına da, bölgeye de sonunda daha büyük belalar getirebilir. Aslında bunlar, iki Kürt lideri 3,5 milyon Kürt’ü temsil ediyorlar. Türkiye’mizde en azından 15 milyon Kürt var. Bu bakımdan da Kürt sorunu, Türkiye’de bin yıldır iç içe yaşayan bu iki halkın yazgı birliğinin kanıtı, göstergesi gibidir.

Türkler Anadolu’ya 1071’de girerken Alparslan’ın Malazgirt’te 120 bin kişilik Roman Diogen’i yenen ordusunda çoğunluğun Kürt olduğu biliniyor. Son bağımsızlık savaşımızda, Kürtler bu devletin kuruluşunda çok etkin işler yaptılar. Söz gelimi güneyde Fransız işgali altındaki koca bölgenin kurtuluş savaşını onlar yürüttüler. Devlet kurulduktan sonra da saldırıya onlar uğradılar. Yani bu devlet iki kardeş halkın birlikte savaşıyla kuruldu. Bugün PKK ve geniş bir Kürt kesimi ayrı bir devlet davasında değiller. Halkların, etnik haklar da içinde, tüm temel haklarında tam bir eşiklik yapısında, bir arada olmalarını istiyorlar. Gerçek demokrat devlet yapısıdır bu. Haklılar. Bunun için de binlerce Kürt genci dağda savaş yürütüyor. Bu savaş teröristlerin ayaklanması diye tanımlanamaz. Çünkü 29 kez ayaklanmış bir halkın haklı isteklerine dayanıyor. Terörizm şiddet kullanmaktır. Bütün çıkış yollarını kapatmışsınız; en ağır, en zalim devlet şiddetini siz kullanmışsınız. O halk ne yapsın? Kendimizi hiç aldatmayalım.

Kısaca değindiğimiz bu Kürt Sorunu üçayaklı bir sehpa gibi. Bir ayağı halkı için dağlara çıkmış gençler, öteki İmralı’daki hareketi başlatan lider Abdullah Öcalan, üçüncüsü kapatıldığı anda yenisi kurulan legal siyasal Kürt partileri, bu partilerin en sonuncusu BDP. Bunun üçünü de hesaba katmak zorundasınız. Bunların üçü de aynı tabana oturur, aynı temelden güç kazanır. Siz istediğiniz kadar Apo’ya terörist deyin, neyi değiştirebilirsi
niz ki? Önlenmese, birçok genç Abdullah Öcalan için kendini yakmayı sürdürecekti. Bugün en az 4 milyon Kürt “yolum Abdullah Öcalan’ın yoludur” diye imza veriyor. Bu adam da bugün bağımsızlık peşinde değil, Türklerle birlikte aynı çatı altında yaşamak istiyor. Peki biz ne istiyoruz? Yazık ki bizde öyle bir şaşkınlık var ki, kimse ne istediğini doğru düzgün bilmiyor. Hele bizim, ayağı yere basmayan, tez elden Sosyalist devrim kurmacasını Marksist devrimcilik diye tezgâhlamaya çalışan keskin solcu örgütlerimizle bir yere varmak olacak şey değil. Şu önemli noktanın altını çizmek gerekir. Bugün, Türkiye’yi ileriye doğru dönüştürecek en devrimci siyasal kavgayı, nice acılar pahasına Kürt halkı veriyor. Söz gelimi, ülkemizde, bir türlü başarılamamış sağlıklı bir Kapitalist gelişimin bile olmazsa olmaz adımı “toprak reformu”, öyle görünüyor ki, o dağlarda vuruşanlarla birlikte gerçekleştirilecektir. Ülkede yaşayan, etnik farklılıklar taşıyan tüm emekçi halkların kardeş bir ortam oluşturmaları, omuz omuza yürütecekleri bu dayanışmalı uygulamalardan doğacaktır. Halkların Sosyalist toplum için kavgaları bu tür gerekçi adımlarla oluşup gelişir; Marksist boyalı tekerlemelerin yinelenmesiyle değil.
Şimdi bütün bu anlattıklarımızdan sonra, TKP denen örgütün ve Türkiye politik ortamında büyük devrimci savlarla dolaşan kişi ve örgütlerin durumunu sizler belirleyin.

Saldırı goşistlerden de geldi. Onlara niçin yanıt vermiyorum? Saldırıların temelinde benim AKP gibi bir partiye nasıl olup da inandığım sorunu var. İnandığımı nereden çıkarıyorlar? Benim yaptığım, iktidar gücünü elinde tutan Başbakan’ın önüne tarihsel bir zorunluluğu koyup, ona sorumluluğunu anımsatmak, bir somut acılı olguda, Kürt sorununun çözümü konusunda göreve çağırmaktı. Bunu yapabilir miydi? Evet yapabilirdi. Bunun örneklerini de verdim. Bu sınav benim değil Başbakan’ın sınavıydı. Edebiyat-Şiir sınavını atlatmıştı ama görülüyor asıl sınavda çaktı. Referanduma daha iki ay var. Sonuçlar ortadayken, nasıl davranacağıma gönül rahatıyla sağlıklı biçimde karar verebilirim.

Hadi, efendilik bizde kalsın Kadir arkadaş! Gel bu söyleşiye, şiire düşkünlüğü söylenen pek Sayın Başbakanımız’a, Can Yücel’in güzel bir şiirini okuyarak son verelim!

Adana Cezaevi’nde,
Her gece, sanırım, on bir buçuğa doğru
Bir uçak geçiyor üstümüzden.
Yolcu uçağı, anlaşılan…
Beni bir ortaçağ yaşamına mahkûm edenler
Anlamıyorlar ki
Ben her gece, sanırım, on bir buçuğa doğru
Üstümüzden geçen uçağın bir parçasıyım,
İniş takımıyım, göstergesiyim, motoruyum, aklıyım…
Ve her gece, sanırım, on bir buçuğa doğru
Bir kez daha anlıyorum
Haklıyım.

Can YÜCEL

O cezaevinde, yarım yüzyıl önceleri epeyi süre ben de yatmıştım, biliyor musun?

© CopyLEFT Sendika.Org'un tüm yazılı ve görsel içeriği kaynak göstermek koşuluyla özgürce kullanılabilir.

WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann
Scroll to top