KESK’in tarihi yazmak ve Yıldırım Koç’un kitabının tarihsel misyonu-Veysi Ülgen Reviewed by mustafa on . Epos Yayınevi, Yıldırım Koç-Canan Koç tarafından yazılan "KESK Tarihi-1 (Risk Alanlar, Yolu Açanlar)" adlı bir kitap yayınladı. Bu ülkenin sınıf tarihinin öneml Epos Yayınevi, Yıldırım Koç-Canan Koç tarafından yazılan "KESK Tarihi-1 (Risk Alanlar, Yolu Açanlar)" adlı bir kitap yayınladı. Bu ülkenin sınıf tarihinin öneml Rating:

KESK’in tarihi yazmak ve Yıldırım Koç’un kitabının tarihsel misyonu-Veysi Ülgen

Epos Yayınevi, Yıldırım Koç-Canan Koç tarafından yazılan “KESK Tarihi-1 (Risk Alanlar, Yolu Açanlar)” adlı bir kitap yayınladı. Bu ülkenin sınıf tarihinin önemli bir yerinde duran, 1990’lı yıllarda dönem dönem toplumsal muhalefetin liderliğini yapan KESK ile ilgili yazılacak her şey kuşkusuz çok değerlidir.

Ancak, Türkiye sınıf mücadeleleri tarihine ‘hak verilmez alınır’ felsefesini yaşama geçiren; ‘fiili meşru sendikacılık’ anlayışını somutlaştıran KESK’in tarihini yazmanın, bir Türk-İş danışmanın, genel söylemle bir sendika uzmanının işinin olmadığını söylemek zorundayım. Birincisi bu tarihin içinde yer almak, o yılların heyecanının ve hüznünü yaşamış olmak gerekiyor. İşyerlerinden coşkuyla alanlara çıkmak, idareciyle kavga etmenin gerilimini yaşamak, alanlarda polis copuna, barikata, gaza rağmen açıklama yapmak, idarecinin ve polisin baskısına rağmen grev yapmak, işyerinde idareciden izin almadan afiş ve bildiri dağıtmak, sürgün olmak, maaş kesme cezası almak, disiplin cezası almak, gözaltına alınmak ve tüm bunların hem heyecanını hem de acısını birlikte yaşamak gerekiyor. Yine zaferi ve yenilgiyi beraberinde yaşamak gerekiyor. Yani KESK’in öncü bir kadrosu olmak gerekiyor.

Bu tarihi sayfalara aktarmak öyle bir kitap yazmak gibi kolay değildir. Yıldırım Koç’un kitapta yaptığı gibi seçmece belge, bilgi ve şahsi yorumlarla yazılamayacağını kendi deneyimimden de biliyorum. Geçen ay El Yayınları’ndan çıkan “Umudun Adımları: Sağlık ve Sosyal Hizmet İş kolunda Örgütlü Mücadele Tarihi” adlı kitaba bir Ankara yürüyüşü hikayesiyle başlamamın nedeni yukarıdaki hassasiyetten kaynaklanıyordu. Her ne kadar KESK’in 1985-2001 döneminin tarihini yazmaya çalışsam da kitaba “KESK’in tarihi” demedim. KESK tarihi ‘Umudun adımları’ gibi her iş kolunun özgünlüğünün üzerinden yazılmalı. Diğer iş kollarının özgünlükleri atlayarak yazılacak bir KESK tarihi güdük kalacaktı. 2006’da yazdığım kitaptan başka elle tutulur bir çalışma yapılmadı. Çünkü KESK tarih yazmak öyle kolay iş değildi. “Umudun Adımları” deneyimi bana KESK tarihinin farklı iş kolları ve etkin sınıf dinamiklerinden beslenmesi gerektiğini gösterdi.

Mesele salt kitap yazmak falan değil. Elbette Türk-İş’te yıllarca profesyonel sendikacı olarak çalışan Yıldırım Koç da kitap yazabilir. Başlık olarak “Risk alanlar, Yolu Açanlar” seçimi de yerli yerinde ve kitabı okunma isteği yaratıyor. Kendisinin sendikal hareketle ilgili yararlandığım birçok eseri de var. Bu yazı salt bir kitap eleştirisi değildir. Her kitabın artısı ve eksisi vardır. Kuşkusuz Yıldırım Koç bir KESK kadrosu olmasa da memur sendikacılığı süreçlerine Türk-İş üzerinden taraf olmuştur. İşte tam da Sayın Yıldırım Koç’un kendisine değil ama temsil ettiği anlayışı ve KESK tarihindeki tarafı hatırlatmak için yazıyorum. Zira Yıldırım Koç Türk-İş sendikacılığının yaratıcısı ya da tek başına sürdürücüsü değil. Öyle olsa, ağa başkanlardan, kişiliksiz hantal üyelerden, grev kaçkınlığından, sol düşmanlığından, toplusözleşme teslimiyetçiliğinden burnunu kurtaramayan Türk-İş’in kılavuzluğunu Yıldırım Koç yapıyor der ve işin içinden kolayca çıkardık.

Yıldırım Koç bu yazıyı okuyunca anlayış tartışmasından kaçıp meseleyi siyasi kimliklerimize götüreceğini de biliyorum. Ancak Yıldırım Koç’un temsil ettiği çizgiye de yabancı değiliz. Ki bu anlayışa karşı 1990’lı yıllarda, sayın Yıldırm Ko.’un ötekileştirmeye çalıştığı devrimci gruplar mücadele etmiş ve boşa çıkarmıştır. Kitap, bir şahsi görüşten ziyade 1990’lı yıllarda kamu çalışanları sendikal hareketinde bir anlayışın bakışı ile yazılmıştır. 1990’lı yıllarda kamu çalışanlarına dayatılan çizgi, 1950 yıllarda işçi sınıfına tepeden dayatılan Amerikan /Türk sendikacılığının adı değiştirilmiş halidir. Okurlar haklı olarak “Nedir bu Amerikan/Türk sendikacılığı” diye soracaktır. Bu konuda okurlara Türkiye sendikal hareketinin tarihine bakma tavsiyesi yapmakla beraber, kısaca şunları söylemek mümkündür. 1950’li yıllarda Amerikan sendikacılığı ‘komünizm tehlikesi’ adı altında katı bir sol düşmanlığı kampanyası yürütmüş ve işçi sınıfının denetim altına alınmasını hedeflemişti.

Bu çizgi, ister kamu ister özel sektör olsun, patronla sonuna kadar uzlaşmayı savunuyordu. İşçi sınıfını siyaset dışında tutarak sınıfı burjuva partilerinin oy deposuna dönüştürüyordu. Grev ve toplusözleşmeyi önemsizleştiriyor ve işçi sınıfını zayıf bırakarak teslim alıyordu. Başına da “Türk” kelimesi konulması yabancı patentini saklamak ve sömürüyü milliyetçiliğin arkasına saklamak içindi. Bu yıllarda Türkiye’de sendikal hareketin gelişim koşulları baskı altında olduğundan Amerika’dan dayatılan bu sendikal anlayış kurumsallaşarak 1990’lı yılların başında kamu çalışanları sendikalarına da musallat oldu. Sarı sendikacılık ya da işveren güdümlü sendikacılığın politikasını belirleyen özelde yada kamuda olsun patronlardı. Bu politikalar ağa başkanlar aracılığıyla yönlendiriliyordu. Maaşla çalışan uzmanlara, danışmanlara yada daire başkanlarına düşen bu politikaların ince ayarını yapmaktı. Profesyonel olarak çalışanlar sadece bu politikaları yürütüyorlardı. Bunun için maaş alıyorlardı. Egemenlerin onay verdiği bu tarz sendikacılık profesyonel kişilere araştırmalar yaptırıyor, kitaplar yazdırıyordu. Aksi takdirde kendilerini kapı önünde buluyorlardı.

12 Eylül sonrasında kamu iş kollarında sendikalaşmayı savunan, isteyen, bunun için çalışan birçok akademisyen, yazar, dernek, platform, vakıf, dergi ve siyasi parti vardı. Hatta kurulan platformlar ve sendikalar bile vardı. Yukarıda özetlediğimiz Amerikan /Türk sendikacılığı modeli ‘çağdaş sendikacılık’ yada ‘Türkiye’ye uygun sendikacılık anlayışı’ da Türk-İş tarzı bir memur sendikası kurmak istiyordu. Türk-İş sendikacılığı bağlamında ‘çağdaş sendikacılık’ denilen, aslında 1950 model Türk-İş sendikacılığından başka bir şey değildi. Bu anlayış grev/ toplusözleşme hakkını geri plana atan, sendikal haklar için yasal zemini yeterli bulan, sınıfın siyaset yapmasına şiddetle karşı çıkan, o günkü koşullarda ülkemiz için önemli olan demokrasi ve insan hakları meselesine mesafe koyan, patronla uzlaşmacılığı ve haklarda katı bir yasalcılığı temel alan bir anlayıştı.

Bu anlayış, “ücret sendikacılığı”nı asıl amaç olarak savunsa da, grev ve toplusözleşmeyi ertelemekle bu konuda da samimi davranmıyordu. Türk-İş modelinde görüldüğü gibi sendikalarda başkanlık sistemini önemserken, işyeri sendikacılığını daha doğrusu sendikal demokrasiyi göz ardı ediyordu. Eğitim-İş’in kurulmasıyla kendilerine “eşgüdüm sendikaları” adını veren çizgi tam da bu anlayışa yakın düşüyordu (6 Şubat 1993 yılında Ankara TTB’de sendikalaşma ile ilgili bir toplantıda konuşmacı olarak çağrılan sayın Yıldırım Koç bu anlayışı savunmuştu).

Bu sendikacılık anlayışı, memur sendikaların kurulmasından ziyade asıl olarak kamu çalışanları içinde aşağıdan yukarıya örgütleme çalışması yürüten devrimci güçlerin etkinliğinin kırılmasını hedef alıyordu. Memura sendika hakkının devrimci dinamiklerin elinden alınmasına çalışılıyordu.

KESK, asıl olarak 1995 yılında konfederasyonlaşan KÇSP (Kamu Çalışanları Sendikaları Platformunun) devamıdır. Bu platform Kamu işkollarında dinamik öncülerce aşağıdan yukarıya fiili olarak kurulan meşru sendika
ların birlikte hareket ettiği demokratik bir platformdur. KÇSP o dönemde “eşgüdüm sendikaları” anlayışının aksine kamu iş kollarında sendikaların kuruluşunu tabandan başlatarak örgütleyen, ihtiyaçlar üzerinden gerekirse yasalara rağmen sendikacılığı savunan ‘fiili meşru sendikacılık’ tutumuydu. Bu tutum doğrultusunda “hak verilmez alınır” sloganıyla mücadele eden devrimci öncü kadrolar sendikaları kurdular. Ve bunun bedelini de ağır bir şekilde ödediler.

28 Şubat 1991 tarihinde İçişleri Bakanlığı genelgesiyle sendikaların kuruluşu yasaklandı ve sendika binaları mühürlendi. O dönemde yasal düzenleme beklentisiyle kurulan sendikalar kıllarını kıpırdatmadılar. Fiili meşru anlayışın, yani KÇSP sendikalarının, ilki 27 Mart 1991 olmak üzere, mühürleri söküp atılmasıyla yeni tarih yazıldı. Mühürleri söküp atan devrimci kadrolardı ki, süreç içinde bir şekilde bedel ödedikleri halde tasfiye de edildiler.

Mühürlerin sökülüp atılması, o dönemin deyimiyle memur sendikalarını artık geri dönülemez bir noktaya taşıdı. Bugün eğer memur sendikaları varsa varlıklarını bu eyleme borçludurlar. Kamu çalışanları “Grevli toplu sözleşmeli sendikal mücadele, ortak çalışanlar yasası, sendikal demokrasi, siyaset yasağına karşı mücadele” talepleriyle mücadeleyi yükseltti. 12 Eylül’den sonra yükselen örgütlenme bilinci ve demokrasi mücadelesinin, bu hareketin asıl itici temeli olması, KÇSP’yi bir adım öne çıkardı. Yıldırım Koç’un kitapta vurguladığı ekonomik gelir kaybına karşı en etkin eylemleri KÇSP sendikaları yaptı. KÇSP’den önceleri ayrı duran Kam-Sen çatısı altındaki Bem-Sen ve Sağlık-Sen’in de sürece katkısını vurgulamadan edemeyeceğim.
Yeni gelişen sendikal hareket; 1960’lı yılların memur sendikacılığının, Türk-İş’te temsil edilen Türk/Amerikan sendikacılığının ve kısmen de DİSK sendikacılığının eleştirisini yapmış ve sendikal mücadeleye yepyeni bir tarz getirmiştir. Mücadelenin içine sendikal demokrasiyi önde tuttuğu gibi örneğin sendikalarda kurumsal genel başkanlık, yönetici fetişizmi, uzmanlık, danışmanlık, dairesel örgütlenmeler gibi kavramları yerle bir etmiştir. Örneğin bu anlayışa göre Yıldırım Koç bütün yeteneklerine rağmen hiçbir sendikaya uzman ya da danışman olamayacaktı.
Yıldırım Koç gibi, 1990’lı yıllarda kamu çalışanları sendikacılık hareketinde eylemlerin yanında, akademik ve yasal çalışmaları öne çıkartanlar az değil. Oysa, çokça gündeme getirilen memura sendika hakkını veren ilgili İLO sözleşmelerinden 151 sayılı olan 1992 İstanbul ve Ankara’da işyerlerinde yapılan yaygın eylemler sonrasında de 87 sayılı olan da 1993 yılında özelikle Sağlık-İş kolundaki iş bırakmaların ardından TBMM’de kabul edilmiştir. Anayasanın 90. maddesi T.C.nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin iç hukukta geçerli olduğuna hükmediyor ve uyum yasalarının çıkmasını savunuyordu. Meşrulaşan eylemler sonucu bu sözleşmelerin kabulü ile kamu çalışanları için yasal süreçler beklentisine sokuldu. Hükümetler her defasında kamu çalışanlarına grevsiz toplusözleşmesiz, yasaklar ve kısıtlamalarla dolu bir yasayı dayatmıştır. Ancak 2001 yılı 4688 sayılı kanununu ile bunu başarmıştır. KESK tarihi bu sürecin gelişiminden bağımsız yazılamaz.

Sendikalaşma sürecinde 1985 yılından başlayarak Mesut Gülmez ve Alparslan Işıklı gibi bazı değerli akademisyenlerin aktif çabaları olmuştur. Yukarıda da vurguladığımız gibi sendikaların mühürleri kitlesel eylemler sökülüp atıldıktan sonra akademik ve yasal çalışmalar anlamını bulmuştur. Eylemler sonrasında başlayan mahkeme süreçleri pozitif mahkeme kararları ile somutlaşmıştır. Danıştay olumlu kararlar almıştır Ancak bu çabaları da alanlardaki mücadele anlamlandırmıştır. Bugün birçok konuda onlarca akademisyen, yazar, bilim insanı, sanatçı görüş bildiriyor, imza metni açıyor, basın açıklaması yapıyor. Çok değerli bu çalışmalar kitlelerde yansımasını bulmadığı sürece bir anlamı olmamaktadır.

KÇSP, 2 Temmuz 1991 Ankara yürüyüşüyle fiili toplusözleşmeye de imza atarak mühürlerin sökülmesinden sonra önemli bir virajı daha geride bıraktı. Eylemlere katılımın artması gibi sendikalarda üye patlaması yaşandı. Üstelik bu süreçte sendikal haklar ve demokratik haklar birlikte dillendiriliyordu. “Yaşasın halkların kardeşliği” her eylemde diğer taleplerle birlikte haykırılıyor, bu tutum hiç de yazıldığı gibi KÇSP’yi zayıflatmıyordu. KÇSP sendikaları önemli bir güç oldu. Eşgüdüm sendikacılığı kendi içinde sarsıldı. Kendilerine Sendikal Birlik diyerek bir grup gibi hareket etmeye başlayan bu anlayış, grev ve toplusözleşme talebini daha fazla dillendirmeye başladı. Demokratik haklar ve özgürlükleri de sahiplenmeye başladı. Buna rağmen tabandan doğru KÇSP’ye yönelimi engelleyemedi. Sonuçta KÇSP’nin hızının kesilemeyeceği görüldü. En önemlisi Türk-İş tarzı sendikacılığın, o günün deyimiyle memur sendikalarına dayatılamayacağı gerçeği çıktı.

Bu gelişmeden sonra memur sendikalarına karşı devletin yaklaşım daha da sertleşti. Önceleri ANAP hükümeti döneminde, kamu çalışanları sendikalarına yasakçı bir zihniyetle yaklaştı. Büyük kentlerde il içi sürgünlerle, olağanüstü hal bölgesinde bölge dışına sürgünlerle ve operasyonlarla, ülke çapında, idari ve adli cezalarla karşılaşıldı. Bu politika tutmayınca yerine gelen DYP /SHP koalisyon hükümeti ise sendikal hareketi düzen içine çekmeye çalışarak KÇSP’ye karşı Türkiye Kamu -Sen şahsında kontra sendikaların çıkmasını cesaretlendirdi.
Zaten bu alanda sağ da boş durmuyordu. DPT Müsteşarı Ali Işıklar önderliğinde Türkiye Kamu Çalışanları Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı etrafında yürüyen çalışmaların sonucu olarak, 22 Haziran 1992 günü Türkiye Kamu-Sen çatısı altında 14 sendika kuruldu. Bu konfederasyonun koalisyon hükümetinin büyük ortağı DYP’li bakanların eşliğindeki kuruluş töreni, aynı gün toplusözleşme için alanda eylem yapan KÇSP’lilerin görüntüleri eşliğinde TRT’de yayınlandı. Bu konfederasyon kurulmasıyla beraber KÇSP faaliyetlerine karşı muhalefetin adı değişti. Bu anlamda dikkatli davranmaya çalışan eşgüdüm sendikacılığını da boşa çıkardı. Türkiye Kamu-Sen devletin kendi deyimiyle memur sendikaların yasal sınırlara çekmenin tarafı oldu. Bu örgüt her defasında ‘memur sendikaları’ yasasının çıkmasını öne çıkardı ve KÇSP ini tüm eylemlerini aynı devlet gibi yasadışı gördü. KÇSP yöneticilerini sol örgüt yöneticileri olarak adli makamlara hedef gösterdi.

Türk-İş konfederasyonu da yönünü Türkiye Kamu-Sen’e çevirdi. İşyerlerinde ve alanlarda hiç bir varlık gösteremeyen bu örgütü bir konfederasyon olarak muhatap aldı. Emek Platformu toplantılarına Türkiye Kamu-Sen’i sürekli davet etti. Önceleri KÇSP sonraları KESK ile bu konu üzerinde epey polemiğe girdi. Sonuçta bu konfederasyonun varlığını KESK’e Türk -İş kabul ettirdi. Bayram Meral’ın genel başkan olduğu dönemde Yıldırım Koç’un en önemli danışmanlarından biriyse bu yaklaşıma ortak olduğu ortaya çıkmaktadır. Aslında Yıldırım Koç Türkiye Kamu Sen’in tarihini yazsaydı sınıf mücadelesine daha hayırlı bir iş yapacaktı.

Sendikalarda fiili meşru mücadelenin yükselmesiyle devrimci dinamiklerin gücü de buna paralel artıyordu. Bu yükseliş Türk – İş’i endişelendiriyordu. Zira Türk-İş’e bağlı şubeler platformu o dönemde KÇSP ile beraber davranıyordu. 1989 bahar eylemlerinin etkisini sürdüğü Türk-İş tabanı KÇSP tabanından etkileniyor, sokağa daha

© CopyLEFT Sendika.Org'un tüm yazılı ve görsel içeriği kaynak göstermek koşuluyla özgürce kullanılabilir.

WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann
Scroll to top