Yeni iktidar üzerine notlar-Fatih Yaşlı Reviewed by mustafa on . Roland Barthes, "faşizm susma değil söyleme mecburiyetidir" diyor. Eklemek gerekiyor; bu mecburiyet zora dayandığında ve rıza geri çekildiğinde rejimin adı faşi Roland Barthes, "faşizm susma değil söyleme mecburiyetidir" diyor. Eklemek gerekiyor; bu mecburiyet zora dayandığında ve rıza geri çekildiğinde rejimin adı faşi Rating:

Yeni iktidar üzerine notlar-Fatih Yaşlı

Roland Barthes, “faşizm susma değil söyleme mecburiyetidir” diyor. Eklemek gerekiyor; bu mecburiyet zora dayandığında ve rıza geri çekildiğinde rejimin adı faşizm, rızaya dayandığında ve zor geri çekildiğinde liberal demokrasi oluyor, ikisi arasında ise fazla bir mesafe bulunmadığını söyleyebiliyoruz. Kapitalist toplumlarda iktidar normal şartlar altında rıza ile icra ediliyor, rızanın ise imal edilmesi, üretilmesi gerekiyor. Marx, “egemen sınıfın düşünceleri, her çağda, egemen düşüncelerdir” diyor; üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduranlar, bilginin ve düşüncenin üretildiği araçları da ellerinde tutuyorlar. Kapitalizmin organik aydınları bu üretim araçlarının “emekçileri” olarak temayüz ediyorlar, ideolojik aygıtlar aracılığıyla, bir hakikat olarak kapitalizmi her gün ve her gün yeniden üretiyorlar, onu kitleler nezdinde meşru kılıyorlar, hegemonyanın devamını sağlıyorlar. Kuşkusuz bu, kapitalizmin bütün organik aydınlarının benzer şekilde düşündüğü anlamına gelmiyor; örnek istenirse, Keynes kapitalizmin ancak refah devletçi politikalarla ayakta kalabileceğini düşünürken Hayek bunun ancak refah devletçi mekanizmaların tamamıyla tasfiye edilmesi ile mümkün olabileceğini söylüyor; kapitalizmin bekası kaygısı ortak, fakat bekanın tesisi konusunda ihtilaflar söz konusu olabiliyor.

2000′li yıllar Türkiye’si, kapitalist sistemden çıkma anlamında değil; ama kapitalizme yeni bir iktidar bloğu, yeni bir toplumsal yapı ve yeni bir hakikat rejimi ile birlikte eklemlenme anlamında bir siyasi rejim değişikliği yaşıyor. AKP iktidarı, 1940′ların sonundan itibaren bizzat CHP tarafından başlatılmış olan ve DP-AP-AKP silsilesiyle ivme kazandırılan 1923 paradigmasının bütünüyle terki sürecinin doğal sonuçlarına ulaştırılması ve yeni bir paradigmanın kabulü anlamına geliyor. Yeni paradigmayı radikal bir serbest piyasacılığı savunması nedeniyle liberal ve toplumsal yaşayışı hızla dincileştirmeyi amaç edinmesi nedeniyle de muhafazakâr olarak tanımlayabiliyoruz. İktidar bloğu da bu paradigma bağlamında değişiyor ve büyük sermayenin bileşimi içerisine İslami sermayeyi sokarken, orduyu uluslararası düzlemde etkin bir rol biçerek iç siyasetin olabildiğince dışına itmeyi ve polisi, yeni rejimin sigortası olarak bloğa dahil etmeyi amaçlıyor, bu ise aslında cemaatin bloğa fiilen dahil oluşu anlamına geliyor.

Yeni iktidarın dispositifi

Yeni siyasi rejimin kuruluşu esnasında AKP devletleşir ve devlet AKP’leşirken, yani ortaya bir parti-devleti görüntüsü çıkarken, kitle iletişim araçları da sözcüğün gerçek anlamıyla “devletin ideolojik aygıtları” haline geliyor. Her gün onlarca gazete, onlarca televizyon ve yüzlerce ulusal/yerel radyodan yeni rejimin propagandası yapılıyor, rejim yalnızca siyasal zeminde değil toplumsal zeminde de kendini inşa ediyor ve yeniden üretiyor. Fransız düşünür Michel Foucault’nun iktidar/bilgi ilişkilerini analiz ederken kullandığı dispositif kavramı yeni bir rejim inşasına şahitlik ettiğimiz şu günlerde önemli bir kavram olma niteliği taşıyor. İktidar, bilgiyi ve hakikati üretirken, yani kendi hakikatlerini biricik ve değişmez olarak sunarken, “söylemler, kuramlar, mimari biçimler, düzenleyici kararlar, yasalar, idari tasarruflar, bilimsel, felsefi, ahlaki önermelerden oluşan heterojen bütünler”(1) oluşturuyor; Foucault bunların hepsini birden dispositif olarak adlandırıyor. 2000′li yıllar Türkiye’sinde iktidarın dispositifi içerisinde kamusal olan her türden kurumdan nefretten tutun da Harun Yahya’nın yaradılışçılık tezlerine, sivil toplumculuktan tutun da “sempatik bir figür” olarak Cübbeli Ahmet Hoca’ya, AB uyum yasalarından tutun da, IMF programlarına, pisuarların günah olduğu için kaldırılmasından tutun da, Türkiye solunun darbeciliğine, polis akademisinin bir think tank işlevi görmesinden tutun da Alperen Ocakları’nın Ayasofya eylemini demokratik ve sivil bir hak olarak sunmasına, Genç Siviller’den tutun da Gülen cemaatine kadar ilişkin birçok düzenleme, yasa, söylem, pratik, örgütlenme yer alıyor ve bunlar bilimsel, felsefi, ahlaki bir zemine yerleştirilerek önümüze getiriliyor.

Yeni iktidarın dispositifi içinde liberal ve muhafazakâr entelektüellerin oluşturduğu düşünsel koalisyon en etkin işlevlerden birini üstleniyor. Liberal-muhafazakâr entelijansiya, sahte bir iktidara karşı konumlanıp, kendisini muhalifmiş gibi sunarak, yani söylemini bu sahte iktidar-muhalefet karşıtlığı içerisine yerleştirerek ve bir “özgürlük yanılsaması” yaratarak hegemon olmayı başarıyor. Liberal-muhafazakâr entelijansiya yeryüzündeki biricik tahakküm mekanizmasına, yani kapitalizme ve onun uluslararası alandaki yansıması olan emperyalizme karşı bir muhalefet geliştirmiyor, demokrasi söyleminin içerisine halkın üretim süreçleri üzerinde de söz sahibi olması ve neyin, kim için, nasıl ve ne kadar üretileceğine karar vermesi argümanlarını yerleştirmiyor. Yalnızca bu da değil; liberaller ve muhafazakârların emperyalist işgaller, stratejiler ve planlarla da ilgili olarak bir karşı duruşa sahip olmadıklarını görüyoruz. Dolayısıyla liberal-muhafazakâr entelijansiyanın kendisini gerçek iktidara değil, devlet, bürokrasi, militarizm vb. kurumlar ve kavramlara, bu kurum ve kavramları bağlamlarından soyutlayacak bir şekilde muhalefet ederek kurduğunu söyleyebiliyoruz, oysa ne devlet ne de bürokrasi, kapitalizmden ayrı tutularak analiz edilebilecek ve muhalefet edilebilecek kurumlar. Aynı isimler bu muhalif duruşlarını ülke sınırları içerisine de benzer bir şekilde taşıyorlar. Örneğin Kemalizm söz konusu olduğunda, eleştiri Kemalizm’in kapitalist bir perspektife sahip olması üzerine değil, otoriteryen niteliğine odaklanıyor, muhafazakârlar söz konusu olduğunda ise odak Kemalizm’in laiklik anlayışına ve din karşıtlığına kayıyor. Ya da başka bir örnek, ordu söz konusu olduğunda liberaller için de muhafazakârlar için de ne ordunun NATO üyeliği, ne de kapitalist sistem içerisindeki yeri sorun olma niteliği taşıyor. Bunun yerine, ordu anti-demokratik ve vesayetçi bir kurum, üstelik dini değerlere de düşman bir kurum olarak analize dâhil ediliyor ve böyle eleştiriliyor. Netice itibariyle, uluslararası düzlemde de ulusal düzlemde de liberal-muhafazakâr entelijansiya gerçek tahakküm ilişkilerine yönelik bir muhalefeti değil, bu tahakküm ilişkilerini yeniden üreten bir muhalefeti dillendiriyor. Sivilleşme, demokrasi, küreselleşme, ideolojilerin sonu, serbest piyasa, dini değerlere saygı, çokkültürlülük, hoşgörü vs. gibi kavramlar da bu söylemin kurucu argümanlarını oluşturuyor, yeni rejimin organik aydınlarının ürettiği ve hakikatin bir parçası olarak sunulan söylemler böyle oluşturuluyor ve kitle iletişim araçları ile gece gündüz zihinlere nakşediliyor.

Yeni iktidarın dispositifinin karşısına, bir karşı-dispositifle; partilerden, derneklerden, sendikalardan, akademisyenlerden, entelektüellerden, karşı-söylemlerden, karşı-stratejilerden, dergilerden, gazetelerden, dayanışma ağlarından, yaratıcı protesto biçimlerinden, ütopyalardan, eşitlik ve özgürlüğü birlikte isteyen ve geleneğimizle geleceğimizi bir araya getiren, hem eski hem de yeni bir dilden oluşan bir karşı-dispositifle; iktidarı talep eden bir direniş aygıtıyla çıkmak durumundayız. Yeni iktidarla, eskisinden çok daha sinsi, çok daha girift, çok daha karmaşık ve kendisini çok daha iyi gizleyebilen yeni iktidarla ancak bu şekilde mücadele edebileceğiz çünkü.

(1) Ferda Keskin, Özne ve İktidar, Mic
hael Foucault, Özne ve İktidar içinde, Ayrıntı Yayınları, 2000, s. 18

© CopyLEFT Sendika.Org'un tüm yazılı ve görsel içeriği kaynak göstermek koşuluyla özgürce kullanılabilir.

WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann
Scroll to top