İstanbul’un kaçıncı fethi – G.Gürkan Öztan Reviewed by mustafa on . Her yıl olduğu gibi bu yıl da İstanbul'un fethi kutlamaları bir gövde gösterisi hüviyetinde hazırlanıyor; fakat bu sene, fethin 555. yılı olması nedeni ile şenl Her yıl olduğu gibi bu yıl da İstanbul'un fethi kutlamaları bir gövde gösterisi hüviyetinde hazırlanıyor; fakat bu sene, fethin 555. yılı olması nedeni ile şenl Rating:

İstanbul’un kaçıncı fethi – G.Gürkan Öztan

Her yıl olduğu gibi bu yıl da İstanbul’un fethi kutlamaları bir gövde gösterisi hüviyetinde hazırlanıyor; fakat bu sene, fethin 555. yılı olması nedeni ile şenliklerin daha kapsamlı/şatafatlı olması planlanıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Fatih Belediyesinin yanı sıra başta Anadolu Gençlik Derneği olmak üzere bir çok İslamcı ya da milliyetçi-mukaddesatçı örgüt de yine ‘şenlik’ kervanına katılıyor. Hatta kutlamalar, ilginçtir İstanbul il sınırının dışına, Sakarya’ya dahi taşıyor. Peki nedir İstanbul’un fethini bu denli önemli ve fetihçiliğin yüceltilmesini bu denli cazip kılan? Fetih yalnızca 1453’te midir yoksa yakın tarihte çokça tekrarlanmış mıdır?

İstanbul, hem İslamcı akım içinde hem de milliyetçi jargonda, bizzat peygamberin işaret ettiği, müjdelediği bir ‘hedef’ ve fethi de tüm İslam alemi ve Türk dünyası için dini ve askeri bir ‘kıymet’tir. Bunun yanı sıra İstanbul’a değer katan en birincil durum, Fatih’in Bizans’ı ‘efsanevi’ şekilde ele geçirmesidir. Zira fetih öncesi İstanbul’un konumu dışında dikkate alınacak hiçbir üstünlüğünün, mimari güzelliğinin hatta insani/kültürel değerinin olmadığına iman edilir. Osmanlı’nın şehirde hakimiyet kurması ve ‘adaleti tesis etmesi’ ile birlikte kent, sözüm ona bir ‘yeryüzü cenneti’ ve ‘İslam başkenti’ haline gelmiştir. Fethin yüceliğine dair bu söylem; Aya Sofya dahil olmak üzere Bizans geçmişinin tüm izlerini de küçümser. Örneğin Aya Sofya’ya ‘güzellik’ ve ‘huşu’ katan camiye çevrilmesidir yoksa kilise hali ile bina ‘kuz’ ve ‘sevimsiz’dir; tıpkı Pantokrator Manastırı ya da Aya Teodisa Kilisesi gibi… Osmanlı dönemi aynı literatürde İstanbul’u İstanbul yapan tek belirleyici olarak kutsanır. Ancak İslamcı ve milliyetçi söylemde İstanbul’un fetih ile başlayan ‘saadet çağı’, imparatorluğun modernleşme sürecine girmesi ile birlikte tehdit edilmiştir. Batılı yaşam tarzının Osmanlı toplumunda sembolik düzeyde de olsa yavaşça kendini göstermesi, şehirdeki İslami yaşamla özdeş kılınan ‘ahengin’ bozulduğuna dair bir gösterge olarak değerlendirilmiştir. Taksim-Pera ve Bankalar caddesi ile Karaköy, tüm toplumsal-ekonomik hareketliliğiyle ‘alafrangalığın/yabancılığın’ ve ‘yozlaşma’nın vücut bulduğu başlıca semtlerdir. Muhafazakar betimlemede şehrin ‘uhreviliği’ni yansıtan mahalleler, kadın-erkek ilişkileri başta olmak üzere ‘geleneksel dokuyu’ ve ‘yerelliği’ korumaktadır. Bu çerçevede ‘kentsel gelişmişlik’ adına Taksim ve civarı ile suriçi arasındaki farkın bir kompleks yarattığı iddia edilebilir. İslamcı söylemde dünden bugüne ‘mümtaz yeri’ni koruyan Taksim meydanına cami projesi de sözü edilen kompleksin ve İslam ile bir tutulan yerlileştirme çabasının izdüşümüdür. İmparatorluğun son iki yüzyılında inşa edilen kilise ya da havralar da benzer bir çerçevede İslamcı-milliyetçi öfkeden payını almıştır. İstanbul’un I. Dünya Savaşı sonrasında işgal edilmesi ve kurtarılışı ise aynı literatürde pek değinilen bir mevzu değildir. Sadece düşman askerlerine bayrak sallayan şehrin gayrimüslim ahalisine ‘vatan hainleri’ göndermesi yapmakla yetinilir. Düşman işgalinden ‘kurtarma’ tablosu bilindiği üzere daha çok Kemalist yazarlar tarafından dile getirilir. Yeni Türkiye’nin kuruluşu esnasında başkentin İstanbul’dan Ankara’ya taşınması ise bir çok İslamcı ve milliyetçi-mukaddesatçı yazar tarafından adeta şehre ‘ihanet’ olarak değerlendirilir. Buna göre, başta Mustafa Kemal olmak üzere yeni rejimin seçkinleri, kendi meşruiyet zeminlerini sağlamlaştırmak için İstanbul’u bilerek ve isteyerek ihmal etmişlerdir.

Politik iklimin 1950 seçimleriyle değişmesi ile birlikte fetih şenlikleri, İstanbul’a ‘iade-i itibar’ getirecek organizasyonlar olarak düşünülmüştür. Her ne kadar Demokrat Parti, çeşitli nedenlerle bu etkinliklere çok sıcak bakmasa da milliyetçi-mukaddesatçı derneklerin hazırlıklarına pek müdahale etmemiştir. 500. yıl vesilesi ile popüler kılınan fetih imgesi, çok değil iki yıl sonra 6-7 Eylül olayları ile İstanbul’un gayrimüslim sakinlerine girişilen fütuhata sosyo-psikolojik bir zemin hazırlamış mıdır bilinmez ama bu hazin olayla kentin yeniden fethedildiği aşikardır. Zira şehrin kentli gayrimüslim nüfusu, 1955 sonrasında hızla azalmıştır. 1970’li ve 80’li yıllara gelindiğinde ise bu sefer politik örgütlerin ‘fethetmek’ istediği semtlerden ibaret bir İstanbul vardır. 12 Eylül ile birlikte ise İstanbul sokaklarını fetheden askerler olmuş ve ‘fethin şanı’na uygun olarak bir çok mahallenin ismi değiştirilmiştir.

1980 sonrasında korunaklı lüks siteler kurarak yeni yaşam alanları açma hırsı, İstanbul’un ormanlık alanlarına yönelen neo-liberal bir ‘fetih’ dalgasının başlangıcı olmuştur. Kentte geniş rant kaynakları yaratılmış; belediyeler ise olup biteni tribünden izlemiştir. Bugün bu dalga, şehrin son yeşil alanlarını yutacak büyüklüğe erişti maalesef. Meselenin belediyecilik boyutunda ise 1453’e en çok sahip çıkan İslamcı siyasetin İstanbul’u ‘fethetmesi’nde şüphesiz en vurucu başarı, Refah Partisinin (RP) 1994 yerel seçimlerinde Büyükşehir dahil bir çok ilçe belediyesini kazanmasıdır. Burada önemli olan, RP’nin seçim zaferinin nedenlerinden çok galibiyet kazanan İslamcı geleneğin yaptıklarıdır. RP ve geleneğini, İstanbul’u Batı değerleri ile ‘yozlaşmamış’ bir ‘İslam başkenti’ olarak görmekte ısrarlıdır. Belediyecilik yapma şekli de bahsi geçen algılamanın bir parçası olmuştur. Belediyenin devraldığı tesislerde izlediği hizmet politikası bile bu durumu örnekler. Ayrıca çok uzak değil; yakın bir tarihte AKP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesinin bir dizi sembolik teşebbüsü söz konusudur. Mendireğe Fatih heykeli, Sivriada’ya dev semazen projesi bu çerçevede ilk akla gelenler… Büyükşehir’in sermayeye yeni rant alanları yaratma projeleri de cabası… Tüm bunlardan sonra şunu sormak gerekmez mi İstanbul gerçekte kaçıncı kez fethediliyor? Kültürel çeşitliliği yalnızca söylemde dillendiren, kentsel mirası korumak yerine yeni rant kapıları açmayı düşleyen yerel idareciler, bugünün İstanbul’unu kime fethettirecek? Daha barışçıl bir ülke için fetih kültüründen vazgeçmenin zamanı gelmedi mi?

© CopyLEFT Sendika.Org'un tüm yazılı ve görsel içeriği kaynak göstermek koşuluyla özgürce kullanılabilir.

WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann
Scroll to top