Türkiye’de üniversitelerin yeniden yapılandırılması-İsmail Doğa Karatepe Reviewed by mustafa on . 'Şurası dikkate değer bir olgudur ki, tüm ortaçağ kurumlarından bugün de eski haline en çok benzeyen kurumlar üniversitelerdir.' Emile Durkheim I. Giriş Hiçbir 'Şurası dikkate değer bir olgudur ki, tüm ortaçağ kurumlarından bugün de eski haline en çok benzeyen kurumlar üniversitelerdir.' Emile Durkheim I. Giriş Hiçbir Rating:

Türkiye’de üniversitelerin yeniden yapılandırılması-İsmail Doğa Karatepe

‘Şurası dikkate değer bir olgudur ki, tüm ortaçağ kurumlarından
bugün de eski haline en çok benzeyen kurumlar üniversitelerdir.’
Emile Durkheim

I. Giriş

Hiçbir toplumsal kurum; veri zamanda, ait oldukları üretim biçimi (mode of production) ve üretim ilişkileri (relations of productions) anlaşılmadan, anlaşılamaz. Toplumsal bir kurum olan üniversiteler için de bu kural geçerlidir. Üniversitelerin ortaya çıktığı zaman diliminden bugüne üretim biçimindeki değişimler doğrudan üniversiteleri nicelik ve niteliksel olarak etkilemiştir. Bu nedenle üniversitelerin yeniden yapılandırılması sürecini incelerken üniversitelerin ortaya çıktıkları zaman diliminden bugüne üretim biçimlerindeki değişmelere bu kısa çalışmada değinmekte fayda gördük.

Bazı tarihçiler bugünkü üniversiteyi anlamak için üniversitenin köklerini Sümer tarihine kadar geriye götürür. Bu görüşe göre üniversite eğitim sisteminin son halkasıdır. Bu bağlamda Platon’un Akedemia’sı, Çin’in mandarinlik sistemi, İslam Uygarlıklarının medreseleri, Osmanlı’nın Enderun mektepleri kendi özgünlükleriyle üniversite sayılmalıdır. Bu bakış açısı, 500 yıldır egemen batılı toplumların üniversitelerinin, kendi üstün kültürel sistemlerinin bir ürünü olmadığını göstermesi açısından oldukça anlamlıdır. Fakat aynı zamanda da bugünkü üniversite modelini anlamak için tuzaklarla dolu bir bakış açısıdır.

Bugün ister Çin’de ister eski Osmanlı topraklarının üzerindeki ülkelerde, dünyanın dört bir tarafında örgütlenmiş üniversite sistemlerinde ileride daha ayrıntılı tartışacağımız gibi ne mandarinliğin ne de Platon’nun Akedemia’sının, ne de Enderun’nun etkisini bulmak mümkündür. Sınırsız sermaye birikimine dayalı bir sistemin, Kapitalizmin, 500 yıldır mekânsal olarak da sürekli genişlemesine paralel olarak Avrupa merkezli bir üniversite modeli de dünya üzerinde yaygınlaşmıştır. Diğer öğretim modelleri ise sistemin ihtiyacını karşılayamamış ya revizyona uğramış ya da yok olmaya yüz tutmuşlardır. Bu yüzden Türkiye’de bugün üniversiteyi ve yeniden düzenlenmesini anlamak için, üniversite modelinin köklerini Avrupa’da arayacağız.

Kullandığımız metodolojiyi hemen belirtelim: Özellikle üretim biçimleri üzerine yapılan tartışmalarda dünya sistemi perspektifini temel aldık. Bunun yanında yazıdan da anlaşılacağı gibi düzenleme yaklaşımının ve ekonomi politiğin kavramsal ve kuramsal çerçevesini kullandık.

II. Üniversitelerin Avrupa’da Ortaya Çıkışı

Avrupa’da ilk üniversitelerin hikayesi, 12. yüzyılda bir kısım öğretmenin katedral dışında yer kiralayarak eğitimi oraya taşımalarıyla başlar. Aslında başlangıçta Kilise’den fazla uzaklaşmıyorlar ve katedral yakınlarında bir yer tutuyorlardı. Fakat bu ayrım bile kendilerine özerklik yönünde olanak sağlıyordu. (Timur, 2000) Bu durum o dönemde kurulan birliklerin yerel kiliselerle kavgasını getirdi. Birlikler, bu kavgada papalığa dayandı. Papalık o dönemde kurulan birlikleri, kiliselerin özerklik eğilimlerine karşı bir silah olarak kullandı.
Bu birliklere universitas deniliyordu. Universitas kökbiliminde üniversitelerin karşılığıdır, zaten yazının bundan sonraki kısmında universitas yerine, üniversiteyi kullanacağız.

Bu ilk üniversiteler tek bir modeli benimsememişlerdir. Bu bağlamda kuruluş aşamasından beri birbirinden farklı iki pedagojik kurumsal sistem görülür. Avrupa’nın kuzey yarısında (Paris, Oxford) üniversiteler özellikle hoca örgütleri ya da, deyim yerindeyse, okul federasyonlarıydı; en geçerli disiplinler özgür sanatlar ve ilahiyattı. Akdeniz ülkelerindeyse özellikle hocaların şu ya da bu şekilde dışlandığı öğrenci örgütleri olduğunu söylemek gerekir(C. Charle ve J. Verger,2005).

Üniversiteler yıllar boyunca kiliselere karşı direndiler. 16. yüzyılda mutlak krallıklar kiliseleri kontrol altına alınca üniversiteler ile mutlak monarşi arasında bir işbirliği sağlandı. Bu dönemde üniversiteler devlet kademelerine memur yetiştiren kurumlara döndüler. Bu işbirliği iki asır boyunca sürdü. Bu süreçte öğrenci sayılarında artış yaşandı. Mesela nüfusun oldukça yavaş arttığı bir dönemde Oxford ve Cambridge üniversitelerindeki öğrenci kayıtlarındaki artış aşağıdaki tablodan rahatlıkla gözlenebilecektir.

Bu dönemde oluşan bu işbirliğinin üniversiteler için ağır bir bedeli oldu. 17. ve 18. yüzyılların ünlü filozof ve bilim adamlarının hemen hemen hiç biri bu birliklerin mensubu değildi. Üniversiteler sadece monarşilere bürokrat yetiştiren kurumlara döndüler. Modern bilim üniversitelerin dışında doğacaktı. Üniversitelerin modern bilimi ve felsefeyi birliğine katması 19. yy’ı bulacaktı.

Genel kabule göre modern üniversiteler 19.yüzyıl başlarında Humboldt üniversitesi olarak Almanya’da doğdu hızla kıta Avrupa’sına ve Atlantik’in diğer tarafındaki eski sömürgelere uzandı. Bu dönemde öğretim artık ‘modern’di. Fakat aralarında ayrım yok değildi. Alman üniversiteleri idealist, Fransız üniversitesi pozitivist, İngiliz üniversitesiyse ampirik ve teolojikti(Timur, 2000).

18. yüzyıl, bilindiği gibi burjuvazinin Avrupa’da siyasi zaferler kazandığı bir yüzyıl olacaktı. Modern üniversite burjuva üniversitesi olacak ve burjuva düzeninin kadrolarını yetiştirecekti. Fakat hiçbir zaman bu üniversiteler burjuvazinin çıkarlarını koruyan pasif aracıya dönüşmeyeceklerdi. Fakat bu Amerikan üniversiteleri için geçerli değildi. Bunun nedeni ise kurulan Amerikan üniversitelerinin pragmatistliğidir. Ünlü sosyolog M.Webber Amerikan üniversitelerinin pragmatistliğini görmüş ve ‘lahana satar gibi bilgi satan’ bu üniversiteleri görünce şaşırmıştı(Timur, 2000). Ünlü sosyoloğun şaşırdığı Amerikan üniversite modeli, aşağıda daha ayrıntılı tartışılacağı gibi özellikle ikinci dünya savaşından sonra örnek alınan model haline gelecektir.

III. Osmanlı’da İlk Kurumsallaşmalar

Osmanlı’da öğretim kurumlarının son halkası olarak, 18. yüzyıla kadar iki kurum göze çarpar. Bunlardan ilki 2. Murat zamanında kurulan Enderun’dur. Enderun dünya devleti haline gelmiş, merkezi bir devletin ihtiyaç duyduğu bürokratları yetiştirmek için kurulan bir kurumdur. Devşirmeler arasından seçilen genç kabiliyetlilerin eğitimine dayanan bu sistem, bürokrasinin her türlü ihtiyacını karşılamaya dönük 12-14 yıl süren fizikten teolojiye, el sanatlarına kadar bütüncül bir eğitim veren bir kurumdur.

Diğer bir kurum ise medresedir. Osmanlı medreselerinin çoğu Selçuklu zamanından kalmıştır. Osmanlı medreseleri, bir çeşit devlet kurumu olarak, Osmanlı düzeninin çok önemli bir parçasını oluşturuyorlardı. Ulemayı barındıran ve yetiştiren bu kurumun amacı Osmanlı ideolojisini yaymaktı. Başka bir ifadeyle toprakları 4 kıtaya yayılmış bir imparatorlukta ideolojik hegemonyayı sağlayan en önemli rıza aygıtlarından biriydi.

18. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğundaki öğretim sisteminde kırılmanın yaşandığı bir yüzyıldır. Bu yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu artık (sub-)prefer ülke konumundadır. Ülkenin bu konumundan dolayı öğretim sisteminin son halkası olarak yeni kurumların ortaya çıkması kaçınılmaz olmuştur. Uluslararası arenada yeni ilişkileri kuracak ve ülkede gün geçtikçe karmaşıklaşan devlet işlerini yürütecek bürokrat grubunun eğitimi için mülkiye kurulmuştur. Bu bürokrat grubunun bir kısmı ise eğitim için yurtdışına
gönderilmiş, sonra tekrar mülkiyede eğitimlerine devam etmeleri istenmiştir. Bu grup modernizm fikrinin kopyalarını mülkiyeye getirmiş, bu fikrin getirdiği modern üniversiteleri kurmak için çeşitli teşebbüslerde bulunmuşlardır. Batı’da olduğu gibi, bilimin gelişmesinde elverişli ortam yaratacak kapitalist üretim güçleri olmadığı için bu teşebbüsler genellikle proje aşamasından öteye gidememişlerdir.

Ülkenin hem sınıfsal kompozisyonu hem de Balkan Savaşları, 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş savaşı bu projelere hep sekte vurmuş, modern üniversite projesi ancak 1933 yılında Darülfünunun ilgası ve yeniden yapılandırılmasıyla hayat bulmuştur.

Cumhuriyet döneminde yeniden yapılandırılan Darülfünunu, Cumhuriyet dönemi bütün eski kurumlarının yeniden yapılandırılması gibi önce kapatılıp, geçmişle bağları kesilip sonra tekrar kurulmuştur. Yeni kuruluşa temel teşkil eden rapor İsviçreli Profesör Albert Mache tarafından hazırlanmış ve üniversitelerin yeni kadrolarının çoğu, Alman nazizminden kaçan yabancı bilim adamlarından oluşmuştur(Timur, 2000). Bu dönemde kurum, İstanbul Üniversitesi adını almış ve İstanbul Üniversitesi en parlak zamanlarını bu dönemde yaşamıştır.

IV. Üniversitelerin Yaygınlaşması ve “Market Model University”

Modern üniversitenin küresel ölçekte yaygınlaşması dünya savaşlarının hemen ertesinde gerçekleşti. 1945’i izleyen 25 yılda dünyanın o güne kadar görülmemiş boyutta nüfus ve üretim kapasitesi artışı yaşaması, insan faaliyetlerinin hemen hemen hepsinde bir ölçek artışı yarattı. Örneğin ABD üniversitelerinde 1.250 bin öğrenci varken bu sayı 1970’lerin sonunda 7.000 bine çıkmıştı(Wallerstein, 2003). Diğer bir taraftan Avrupa dışı halkların tarih sahnesine çıkışı, kendi üniversitelerini kurumsallaştırmaları, modern üniversitenin tüm dünyaya inanılmaz bir hızda yayılmasına neden oldu. Küresel ölçekte görülen niceliksel artış ekonomik gelişmenin getirdiği kaynak bolluğuyla beraber rahatlıkla finanse edilebildi. Türkiye’de de bu yıllarda üniversite sayısı artış gösterdi. Mesela sadece Ege bölgesindeki üniversitelerin hepsi savaş sonrasında kuruldu.

Uluslararası alan çalışmalarında, yukarıda da değinilen Amerikan üniversite modeli sıklıkla “market model university” (MMU) olarak kavramsallaştırılır. Bu yüzden bu çalışmada da MMU kullanmayı tercih ettik. Çağdaş bir şirket modeline göre tasarlanan MMU modelinin amacı ‘karı maksimize etme’ kuralına uygundur. Bu kapsamda öğrenci-üniversite ilişkisi, üniversite-toplum ilişkisi ve en önemlisi akademik içerik bu kurala göre yapılandırılmıştır.

MMU kapitalist sisteme en uygun sistem olmuştur. Gerçektende bu yapıya sahip Amerikan üniversiteleri kuruldukları yıldan itibaren bu sistemin devamlılığını sağlamasından en önemli faktörlerden biri olmuşlardır. Amerika’nın sürekli büyüyen sanayisinin her türlü ihtiyacını karşılamış, özellikle savaşlar sırasında kritik misyonlar yüklenmişlerdir. Mesela ikinci dünya savaşı sırasında atom bombasının ve Vietnam savaşında kullanılan napalm bombalarının yapımı bizzat üniversiteler eliyle gerçekleştirilmiştir.
MMU’ya yapılan eleştirileri tartışmak bu kısa çalışmaya bol gelir. Fakat kısaca olsa da değinmek istiyoruz. Özellikle Marksizmden etkilenmiş yaklaşımlar (Althuserci yapısalcı bakış, Gramscian çözümleme vb..) bu modeli, toplumda sadece egemen sınıfların ihtiyacını karşılayacak bir üniversite yaratacağı hipotezi ile eleştirirler. Gerçekten de bu hipotez amprik olarak ilerki yıllarda da çok kez doğrulanacaktır. Diğer bir eleştiri ise modern üniversitenin içinden çıktığı alman modeli taraftarlarınca yapılmıştır. Bu modeli savunanlara göre üniversite, “bilgi arayışına, sorunların çözümüne ve yüksek düzeyde insanların eğitilip yetiştirilmesinin eleştirel bir değerlendirmesine kendisini bilinçle adamış” bir kurum olmalıydı. Fakat Amerikan tipi Üniversite, üniversiteleri Bildung, İdea, istencine göre değil egemen sınıfların yeni ihtiyaçlarına göre şekillendirecekti.

1980’lere gelindiğinde MMU küresel ölçekte daha hızlı yayılmaya başlamıştır. Bunun nedenlerinden biri Amerika’nın soğuk savaşın kazanılmasıyla küresel ölçekte hissedilen hegomanyasıdır. Bu dönemde Amerikan üniversitelerinin ve bu üniversite modelinin popülerliği artmıştır. Bu yıllar aynı zamanda neo-liberal politikaların küresel ölçekte kurumsallaştığı yıllardır. Bu politikaların temel önermelerinden biri bilimin metalaştırılmasıdır. Metalaşan bilime en uygun üniversite modeli de MMU’dur

Avrupa da bu durumdan etkilendi. Avrupa üniversiteleri bu anafora karşı duramadılar. Çoğu kez öğrenci-profesör birlikte bu akıntının tersine kürek çekmeye çalışıyorlar. Bildung mu yoksa tekno-bilim mi? Humanist idealar mi, yoksa şirketlerin emrinde ve kendisi de onlar gibi çalışan MMU’lar mı? Günümüzde hala Batı ülkelerinde üniversite sorunu, üniversite gündemi budur(Timur, 2000).

V. Türkiye’de Üniversitelerdeki Büyük Dönüşüm?

Türkiye’ye gelirsek. 1980 yılı Türkiye’deki üniversitelerde köklü bir dönüşümün yılı oldu. 12 Eylül 1980 askeri darbesi üniversitelerin sisteme eklenişinde, işleyişinde büyük değişimlere neden oldu. Belirtmekte fayda var ki bu değişim hiçbir şekilde bilimsel üretimi arttırmadı. Bu dönemde Türkiye’de, bilimsel çalışmalar ne durumda diye sorulmadı. Askeri bürokrasi, işleyişi, 6 Kasım 1983’de, YÖK bünyesinde topladığı sivil kurmaylara bıraktı. O günden bugüne üniversiteler üzerine dönen tartışmalar, bu kurum ve raporları üzerine şekillendi. Bu kurumun konumu, işleyişi, bilimsel özerklikle kurduğu ilişki oldukça çok tartışıldı.

Türkiye’de üniversitelerin yeniden yapılandırması üzerine yapılan tartışmalara sadece YÖK müdahil olmadı. Hükümetler ve TÜSİAD bu tartışmalara çeşitli cephelerden etkin bir şekilde katıldılar. Öncelikle TÜSİAD’ın bu tartışmalara olan katkısını inceleyelim.

1994 yılında TÜSİAD için hazırlanan ‘Türkiye’de ve Dünya’da Yükseköğretim, Bilim ve Teknoloji’ isimli rapor, yüksek öğretimde yaşatılması planlanan dönüşümde önemli bir kilometre taşıdır. Bu rapor, daha sonra hazırlanacak raporların temel dayanaklarından biri olacaktır. Bu rapor o dönemin mevcut üniversite sistemini iki şekilde tanımlar; “devlet otoritesine dayanan bürokratik yapılanma” ve “akademik oligarşi” (TÜSİAD, 1994). Buna karşılık piyasayla daha uyumlu üniversiteyi, burada kullandığımız ifadeyle MMU’yi, önerir.

TÜSİAD bu rapordan sonraki yıllarda çok sayıda rapor yayınlamayı, bu konuda seminerler, toplantılar organize etmeyi sürdürecektir. TÜSİAD başkanı Ömer Sabancı’nın Sabancı Plazada, 2004 Temmuzunda TÜSİAD bünyesinde yapılan “YÜKSEKÖĞRETİM, BİLİM VE TEKNOLOJİDE YENİ YÖNELİMLER” isimli seminerinde yaptığı açılış konuşmasından alacağımız bazı kesitler, bu kurumun 1994 yılından bugüne TÜSİAD’ın tasarladığı üniversite projesini özetler niteliktedir:

“…Bilgi tabanlı ekonominin daha kaliteli işgücü talebi ve bilgi stokundaki hızlı değişimin sonucu olarak gündeme gelen ömür boyu eğitim de dünyada yükseköğretime olan talebi artırmakta ve yükseköğretimi önemli bir ekonomik faaliyet haline getirmektedir…..Üniversitelerde türetilen yeni bilgileri ekonomik değer üretecek ticari ürün ve süreçlere dönüştürecek bir sisteme ihtiyaç vardır….Globalleşme süreci içinde yükseköğretim kurumları etkin bir aktör olarak ortaya çıkarken aynı zamanda kendisi de globalleşme sürecinin özelliklerine uy
gun olarak yeniden şekillenmektedir. Bu yeniden şekillenmede çeşitlilik ve esneklik iki önemli karakteristik olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim çeşitlilik ve esnekliği bünyesinde en geniş anlamda barındıran anglo-sakson yükseköğretim kurumları bugün en çok tercih edilen yükseköğretim sistemini oluşturmaktadır…Sistemin başarısında, en az bileşenlerin doğru seçimi ve yönetimi kadar önemli bir husus üniversitelerde türetilen yeni bilgilerin içeriği ve niteliğidir. Üniversiteler araştırma gündemlerini belirlerken geniş çevreden kopmamalı ve sistemi besleyecek bilgileri türetebilmelidir” (TÜSİAD, 2004).

MMU’nun tam tasvirinin yapıldığı ve Türkiye üniversite sistemi için varılması gereken hedef olarak gösterildiği ‘Türkiye’de ve Dünya’da Yükseköğretim, Bilim ve Teknoloji’ isimli rapordan sonra raporu hazırlayan ekibin başındaki Kemal Gürüz YÖK başkanı olmuş ve bu çizgi doğrudan YÖK politikası haline gelmiştir. YÖK en son 2006 Temmuz’unda “Türkiye’nin Yükseköğretim Stratejisi” isimli bir rapor açıklamıştır. Rapor üniversitelerden önce Cumhurbaşkanına sunulmuş, ardından “görüş bildirilmesi” için YÖK’ün internet sitesinden yayınlanmıştır. Bu rapor incelendiğinde göze çarpan ilk şey bu raporun 1994 yılında yayınlanan raporla içerik açısından gösterdiği paralelliktir. Bu rapor da MMU’nun savunuculuğunu yapar.

Üniversiteler üzerine yapılan tartışmalara en çok katılan hükümet, 58. AKP hükümeti olmuştur. 2004 yılında Erkan Mumcu’nun milli eğitim bakanı olduğu dönemde hazırladıkları Yeni YÖK yasa tasarısı oldukça tartışılmıştır. Tartışmanın sebebi üniversite modelleri üzerine olmadığını belirtmekte fayda vardır. Bu tasarının da hedefi üniversiteleri piyasayla daha uyumlu hale getirmektir. Bu tasarıdaki tek fark bu sürecin YÖK’süz, bürokrasisiz yapılabileceğine dair rapordaki genel kanıdır. Tartışma yaratmasının temel sebebi budur

Bunun dışında Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu’nun, TÜBİTAK’ın da aralarında bulunduğu bir çok raporla karşılaşmak mümkündür. Ama bu raporların da önerdikleri çözüm önerilerinin genel eğilimi diğerlerinden farksızdır. Kanımızca bu noktada sorulacak soru üniversitelerin bu raporlar doğrultusunda ne kadar dönüşüm yaşadığıdır. Dönüşümün yaşandığı bir gerçek fakat raporların önerdiği MMU’ye geçiş gerçekten yapılabildi mi? Bunu anlayabilmek için MMU ile Türkiye üniversitelerini çeşitli yönlerden karşılaştırmak gerekir. Bu kapsamda öğrenci-üniversite ilişkisi, üniversite-sermaye ilişkisi karşılaştırılabilir.

MMU’de üniversite-öğrenci ilişkisi kar güdüsüne dayalı olarak, şirket-müşteri ilişkisine benzerdir. MMU’lerde eğitim masrafları bir bölümü ya da tamamı öğrenci tarafından karşılanır. Öğrenci tarafından karşılanacak bölüm öğrencinin başarısına bağlı olarak değişir. Benzer ilişki lisansüstü programlarda da görülür. Ayrıca genellikle lisansüstü araştırma konularının, sanayinin gündemindeki konulardan seçilmesi; güdümlü araştırmaların denetiminde sanayicilerin de yer alması beklenmektedir. Bilginin kuşaklara aktarımında önemli bir rol oynayan asistanlık kurumu, bu üniversite modelinde daha değişik bir konumda yer alır. Asistanlar bursiyer veya projeci konumundadır.

Türkiye üniversitelerine genel olarak bakıldığında ise hala öğrenci-üniversite ilişkisinde şirket-müşteri ilişkisi görülmemektedir. Buna ters örneklerde vermek mümkündür. Mesela Türkiye’de özellikle 2000 yılından sonra sayıları hızla artan özel ve vakıf üniversiteleri bu duruma istisna oluşturmaktadır. Türkiye’de bugün devlet üniversitelerinde alınan harç, özel ve vakıf üniversitelerinin istediği eğitim ücretlerinin çok altındadır.

Bugün Türkiye üniversitelerinde lisansüstü programlarında yapılan araştırma konuları sadece piyasaya katma değer sağlayan konulardan seçilmemektedir. Hatta özellikle sosyal bilimlerde piyasaya katma değer sağlayan araştırmaların sayısının azlığı bugün bile dikkat çekicidir. Türkiye üniversitelerinde var olan asistanlık kurumu ise 80’li yıllardan bugüne bir dönüşüm geçirse de hâla eski özelliklerinden bazılarını koruyabilmektedir.

MMU’da üretilen bilgininin değeri karın bir fonksiyonudur. Bu noktada şirketler için yapılan ar-ge faaliyetleri çok önemlidir. Fakat Türkiye’de Ar-Ge faliyetlerinin çok geride olduğu aşağıdaki grafikten rahatlıkla anlaşılacaktır. Bu grafikte, 1990-2002 arası Türkiye ve Türkiye’nin de üyesi olduğu OECD ülkelerinin Ar-Ge harcamalarının milli gelirlerine olan oranları arasındaki fark gösterilmektedir.

Yaptığımız kısa karşılaştırmadan da görebiliyoruz ki, yukarıda bahsi geçen raporlar ve bugün ‘olan’ üniversite arasında önemli bir fark var. Bu yüzden hazırlanan raporların önerdiği siyasaların başarısız olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu başarısızlık kesinlikle Türkiye üniversitelerinde bir dönüşümün yaşanmadığı şeklinde algılanmamalıdır.

VI. Diğer Bazı Gözlemler

Üniversiteler üzerine devam eden tartışmaların, önerilen projelerin, genellikle OECD, AB gibi kurumların hazırladıkları raporlara dayanması, hazırlanan raporların, önerilen projelerin, ‘olan’ ile ilişkisinin zayıf olmasında, ayaklarının havada kalmasında en büyük etkenlerden biridir. Genellikle bu raporlar merkez ülkelerin üniversite-piyasa ilişkisini düzenlemeye hizmet eder; doğallıkla Türkiye üniversiteleri-piyasa arasındaki ilişkiyi çözmekte yetersiz kalırlar.

Batı üniversitelerinde süre gelen Bildung mu yoksa tekno-bilim mi, idealar mi, yoksa şirketlerin emrinde ve kendisi de onlar gibi çalışan MMU’lar mı tartışması Türkiye üniversitelerinde, bölgesel düzeyde veya üniversite bazlı da yapılmaktadır. Bu sorunun çok ta anlamlı olmadığını görüyoruz. “Humanist idealari” hiç gündeme al(dır)mazken, yukarıda da değinildiği gibi istenilen MMU hedefine ulaşamayan bir yapı görüyoruz.

Üniversite üzerine hazırlanan bazı raporlarda sürekli olarak bilginin bir meta olarak satılması salık verilirken, satın alacaklar konusunda bir talep projeksiyonunun çıkarılmadığı görülür. Geç kapitalistleşen ve sanayinin geri kaldığı bir ülkede ‘Ar-Ge müşterisinin’ kim olacağı soru işaretleriyle doludur.

[email protected]

Kaynakça:

•Althusser, L. (2006) “Yeniden Üretim Üzerine”, trans. A Işık Ergüden İthaki, İstanbul

•C. Charle, J Verner(2005) “Üniversitelerin Tarihi”, Dost Yayınları, Ankara

•DPT 5 Yıllık 8. Kakınma Planı, Çevrimiçi, http://ekutup.dpt.gov.tr/tiktika/9.PlanSunumu.pdf, indirme tarihi: 07.06.2007

•Ege Bölgesi Sanayi Odası ile Bölge Üniversiteleri Üniversite-Sanayi İşbirliği Protokolü, Çevrimiçi, http://www.ebso.org.tr/tr/arastirmalar/protokol.php

•Gramsci A(1986), “Hapishane Defteri Seçmeler”,trans.Kenan Somer, Onur Yayınları, İstanbul

•Gulbenikan Komisyonu (2003), “Sosyal Bilimleri Açın, Sosyal Bilimlerin Yeniden Yapılandırılması Üzerine Bir Rapor”, Metis, İstanbul

•Keyder Ç,(2002), “Türkiye’de Devlet ve Sınıflar”, İletişim, İstanbul
•Korkut B.(2004) “Türkiye İktisat Tarihi”, İmge Yayınları, Ankara

•Özuğurlu M. (1998), “Üniversite-Sanayi İşbirliği Programı Üzerine Bir Eleştiri”, Kültür ve İletişim,

•Timur T.(2000), “Toplumsal Değişim ve Üniversiteler”,İmge Kitabevi, Ankara

•TUİK (2003-2004) “Araştırma ve Geliştirme Faaliyeti Araştıması”, Çevrimiçi, http://www.tuik
.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=357, ,indirme tarihi: 04.06.2007

•TUSİAD(2004), “TUSIAD Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Sabancı’nın Yükseköğretim, Bilim ve Teknolojide Yeni Yönelimler Semineri Açılış Konuşması” , Çevrimiçi, http://www.tusiad.org/haberler/konusma/duyuruno436.pdf , indirme tarihi: 03.06.2007

© CopyLEFT Sendika.Org'un tüm yazılı ve görsel içeriği kaynak göstermek koşuluyla özgürce kullanılabilir.

WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann
Scroll to top