Türkiye’de Emeklilik Sisteminde Değişim – Dr. Seyhan Erdoğdu Reviewed by mustafa on . Türkiye'de "Sosyal Güvenlik Sisteminde Reform Önerisi"(1) kapsamında, emeklilik sisteminde gerçekleştirilmesi öngörülen değişiklikler "Emeklilik Sigortaları Kan Türkiye'de "Sosyal Güvenlik Sisteminde Reform Önerisi"(1) kapsamında, emeklilik sisteminde gerçekleştirilmesi öngörülen değişiklikler "Emeklilik Sigortaları Kan Rating:

Türkiye’de Emeklilik Sisteminde Değişim – Dr. Seyhan Erdoğdu

Türkiye’de “Sosyal Güvenlik Sisteminde Reform Önerisi”(1) kapsamında, emeklilik sisteminde gerçekleştirilmesi öngörülen değişiklikler “Emeklilik Sigortaları Kanunu Tasarı Taslağı”(2) halinde biçimlenmiş bulunuyor.

Emeklilik sisteminde değişiklik önerilerinin temel özellikleri

Emeklilik sisteminde değişiklik önerilerinin temel özelliklerini üç başlık altında toplayabiliriz.

Birinci özellik, 1999 yılında 4447 sayılı Yasa ile yapılmış olan değişikliklerde -emeklilik yaşı hariç- kapsam dışı bırakılan Emekli Sandığının da parametrik değişikliklere tabi kılınması ve yapısal olarak işçi emeklilik sistemlerine benzeştirilmesidir. Emekli Sandığına tabi olarak emeklilik aylıklarını alanlar, 1999 yılında 4447 sayılı yasa ile yapılmış olan temel değişiklikleri, yaş hariç, yaşamadılar. Dolayısıyla Dünya Bankasının tabiriyle, “cömert emeklilik sistemi”, hâlâ memurların yararlandığı bir sistem olarak devam ediyor. Emekli Sandığından esas şikayet de, sandığın “cömert” olmasından kaynaklanmaktadır: Fiili hizmetlerin yanı sıra, itibari hizmet süreleri ve fiili hizmet zamlarının aylıkların bağlanmasında dikkate alınmasının daha erken yaşlarda ve daha yüksek oranlarda aylık bağlanmasına yol açması; aylıkların bütün sigortalılık süresinden değil, son bulunulan görevin derece, kademe ve göstergesi esas alınarak bağlanması, prim alınmayan tazminatların aylıkların hesabında dikkate alınması, yüksek aylık bağlama oranları bu cömertliğin unsurları olarak görülmektedir. Yeni emeklilik sigortası sitemi ile artık memurlar da bu cömert sistemin dışına çıkartılmak istenmektedir.

İkinci özellik, gerek işçiler, gerek memurlar için, kamusal emeklilik sisteminin etkisizleştirilmek istenmesidir. Yani kamusal emeklilik sistemi devam edecektir ama haklar ve yararlar açısından daraltılmış bir kamusal emeklilik sisteminin yaşaması, aylık bağlama oranlarının giderek azaltılması söz konusu olacaktır.

Üçüncü özellik ise, tüm sistemlerde, fonlu, tanımlanmış katkı esaslı ikinci ayak emeklilik sistemlerine geçişin yolunun hazırlanmasıdır. Türkiye’deki ikinci ayak emeklilik sistemlerinin Avrupa Birliğinin farklı ülkelerinde ve Amerika Birleşik Devletlerinde tarihsel olarak gelişmiş olan ek emeklilik sistemlerinden daha farklı bir sistem olacağı da TÜSİAD’ın son çıkarmış olduğu emeklilik sistemine ilişkin Rapordan anlaşılabilir .(3)

Emeklilik sisteminde değişiklik önerilerinin gerekçeleri

Birinci gerekçe: Nüfusun yaşlanması

Sosyal Güvenlik Sisteminde Reform Önerisinde, emeklilik sigortaları sisteminde yapılması öngörülen değişikliklerin gerekçeleri sıralanmaktadır (s. 5-20).

Birinci gerekçe, bu tür reform önerilerinde karşılaşılan klasik gerekçedir: Dünya Bankasının 1994 yılından beri sosyal güvenlik sistemlerinin zayıflatılmasına yönelik bütün önerilerinin arkasında olan, nüfusun yaşlanması gerekçesi.

“Türkiye’de, nüfusun yaşlanması açısından tehlike çanları mı çalıyor?” diye sorulabilir. Dünya Bankasının yaşlanmayla ilgili klasik tezi, 25-30 yıl içinde yaşlı nüfusun giderek artacağı, bu nedenle sosyal güvenlik sistemleri açısından, şimdiden önlem alınması gerektiği yolundadır. Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) ve Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) de Türkiye’de yaşam beklentisine ilişkin olarak, 2002-2005 döneminde yüzde 69.8 olan yaşam beklentisinin, 2025 yılında 73.2’ye çıkacağını, dolayısıyla şimdiden önlem alınması gerektiğini söylemektedirler. (4) Dolayısıyla Hükümet, Türkiye’de nüfusun yaşlanması ihtimaline karşı ve demografik fırsat penceresi tabir edilen Türkiye’nin genç nüfusa sahip olma avantajı ileride kalkar diye şimdiden gereken önlemleri almak istiyor görünmektedir. Aslında “nüfusun yaşlanması” tartışması ithal bir tartışmadır. Dünya Bankasının 1994 yılından itibaren sosyal güvenlik sistemlerine ilişkin olarak ortaya attığı tartışma, nüfusun yaşlanması gerekçesine dayanmakta, Avrupa Birliğinde de sosyal güvenlik sistemlerinin “modernizasyonu” tartışmalarında sorun önemli ölçüde nüfusun yaşlanması olgusuna bağlanmaktadır. Türkiye’de ise genç bir nüfusa sahip olduğu halde, demografik özellikler açısından nüfusun yaşlanması sosyal güvenlik sistemlerinin reformunda ithal bir gerekçe olarak tartışmaya sokulmaktadır.

Dünya Bankası ve nüfusun yaşlanması tezi

1990’lı yıllarda dünyanın çeşitli ülkelerinde sosyal güvenlik sistemlerinin özelleştirilmesinin arkasındaki önde gelen güç Dünya Bankası olmuştur. Dünya Bankasının sosyal güvenlik sistemlerine ilişkin politikalarının temelini, bu sistemlerin sürdürülemez olduğu tezi oluşturmaktadır. 20. yüzyılda dünyanın pek çok ülkesinde özellikle yaşlılar ve özürlüler arasında yoksulluğun ortadan kaldırılması yolunda büyük ilerlemeler sağlayan sosyal güvenlik sistemleri neden 90’lı yıllarda birdenbire sürdürülemez hale gelmiştir? Dünya Bankasının buna verdiği temel cevap nüfusun yaşlanmasıdır. Dünya Bankasınca 1994 yılında yayınlanan “Yaşlılık Krizinden Kaçınmak” başlıklı kitap temel tez olarak bu yaklaşımı işlemektedir. Dünya Bankasına göre toplumsal zenginlik arttıkça ve tıbbi teknoloji ilerledikçe insanlar daha uzun yaşıyor olmuşlardır. (5) Eğer sosyal güvenlik sistemleri değiştirilmezse, bu uzun yaşayan nüfusun yükünü ne bu sistemler ne de ulusal ekonomiler çekebilecektir. Yaşlı nüfus oranı artmaya devam ederse, sosyal güvenlik sistemleri, bu yaşlı nüfusun sağlık ve emeklilik harcamalarını mevcut işgücünün prim katkıları ile karşılasalar bile, bu sefer de ana ve babasının veya dede ve ninesinin yaşam standartlarını sürdürmelerini sağlayan işçilerin kendileri, gelecekte sistemlerin sürdürülemezliği karşısında düşük hayat standartlarına razı olmak durumunda kalacaklardır. O halde işçilerin geleceği için sosyal güvenlik sistemlerini bugünden değiştirmek gerekmektedir.

Ama bu gerçek, yani insanların daha uzun yaşıyor olması ve tıbbi teknolojinin ilerlemesi yalnızca 90’lı yılların değil son yüzyılın gerçeğidir ve önümüzdeki yüzyılda da bu eğilimin değişmeyeceği şimdiden söylenebilir.

O halde yaşlı nüfus krizi denen olgu, bir seferlik bir olgu değildir ve sosyal güvenlik sistemlerinin zayıflatılması bu olguyu ortadan kaldırmayacağına göre bu zayıflatma ya da özelleştirme ile varılacak sonuç, yaşlı nüfusun yükünün sosyal güvenlik sistemlerinin ve kamunun sırtından alınıp, yaşlıların kendi sırtlarına yüklemekten ibarettir. Bundan yarar sağlayacak olanlar da bugünün aktif çalışanları ve yarının emeklileri değil, sosyal güvenliğin daraltılması, ticarileşmesi ve özelleşmesinden yarar sağlayacak olan çıkar çevreleridir.

Ayrıca aktif nüfusun, gelecekte sosyal güvenlik açısından sorun yaşamasına yol açacağını şimdiden söyleyebileceğimiz, nüfusun yaşlanmasından başka ve Dünya Bankasının değinmediği başka gerçeklikler de vardır. Örneğin gelir dağılımındaki bozulma bu gerçekliklerden biridir. Başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere gelişmiş ülkelerde ve pek çok gelişmekte olan ülkede yeni liberal ekonomik politikaların ülke içindeki kişisel gelir dağılımını büyük ölçüde bozduğu bilinen bir gerçektir. Gelir dağılımındaki bozulma, geçim ve yaşam standartları göreli olarak bozulan geniş çalışan kesimlerin gelecekte de düşük standartlarda bir yaşama itildiğini göstermektedir. İşçilerin gelecekteki yaşam düzeylerini kurtarmak gerekçesiyle sosyal güvenlik sistemlerinin zayıfla
tılmasını öneren Dünya Bankası, gelir dağılımındaki bozulmanın önüne geçecek politikalara hiç ağırlık vermemektedir.

Dünya Bankasının tahminlerine yöneltilen ciddi bir eleştiri bu tahminlerin gelir duyarlı tahminler olmaması, yani gelir dağılımındaki bozulmayla birlikte, yoksullaşan kesimlerin hayatta kalma ümidindeki artış hızının, yüksek gelirli gruplara göre çok daha düşük olacağını bu tahminlerin hesaba katmamasıdır. İngiltere’yle ilgili bir çalışmanın bulgularına göre 1970’lerde zenginlerle yoksullar arasındaki hayatta kalma ümidi arasındaki fark 5.5 iken, 1990’larda 9.5’e yükselmiştir. (6) Buna göre, Londra’nın doğusunun yoksul kesim olduğunu göz önüne alırsak, Londra’nın merkezinden doğusuna doğru gidildikçe, her metro durağında yaşam beklentisi bir yıl azalmaktadır. Dünya Bankasının hesapları, Türkiye’de uygulanan yeni liberal politikalar sonucunda gelir dağılımındaki kötüleşmenin ve bu sosyal güvenlik reformu paketi uygulamaları sonucunda artacak olan yoksullaşmanın, Türkiye’deki yaşam beklentisi üzerindeki etkilerini hesaba katmamaktadır.

İkinci gerekçe: “Mevcut sistemin emeklileri yoksulluğa karşı koruyamaması”

Emeklilik sisteminde değişiklik önerilerinin ikinci gerekçesi, “mevcut sistemin emeklileri yoksulluğa karşı koruyamaması” gerekçesidir. Yani Türkiye’deki emeklilik sistemlerinin, emeklilerin insanca yaşamalarına yetecek kadar bir yaşlılık, malullük, ölüm aylığı bağlanmasına olanak sağlamadığı için insanları yoksulluğa karşı koruyamadığı öne sürülmektedir. Kamusal emeklilik sistemlerinin zayıflatılması önerileri, “bu sistemler madem ki yoksulluğa karşı koruyamıyor o zaman zayıflatılmalarında bir mahzur yok” gibi çelişkili bir mantığa dayanmaktadır. Buradaki varsayım, kamusal emeklilik sistemlerinin yerini özel emeklilik sistemlerinin alacağı ve bu sistemlerin yaşlılık, malullük vb. hallerde yoksulluğa karşı korumayı üst düzeyde sağlayacağı varsayımıdır. Kamusal emeklilik sistemlerinin zayıflatılması ile oluşan boşluğun özel emeklilik sistemleri ile doldurulacağı ve özel emeklilik sistemlerinin yoksulluğa karşı koruma sağlayabileceği varsayımının geçerli bir varsayım sayılması kuşkusuz düşünülemez.

Üçüncü gerçek gerekçe: “Finansman açığının enflasyon ve faizler başta olmak üzere ekonomik göstergeleri olumsuz etkilemesi”

En önemlisi, üçüncü gerekçe, yani “finansman açığının enflasyon ve faizler başta olmak üzere ekonomik göstergeleri olumsuz etkilemesi” gerekçesidir. Sosyal güvenlik kurumları, açıkları nedeniyle kamu finansman açığını büyüten, böylece yatırımları dolayısıyla büyümeyi ve en önemlisi de istihdamı engelleyen temel suçlu olarak ortaya konulduğu için, sosyal güvenlik sistemlerindeki finansman açığını ortadan kaldırmak için yapılacak “reformlarla”, yatırımların, büyümenin ve istihdamın artacağı böylece çalışanların lehine bir ekonomik ortam sağlanacağı iddia edilmektedir. Tıpkı özelleştirmede olduğu gibi, “özelleştireceğiz, bu kaynaklar, yatırıma akacak, böylece istihdam artacak, büyüme sağlanacak, Türkiye kalkınacak” gibi bir gerekçe öne sürülmektedir. Oysaki finansman açığı gerçektir, ama bu açığın ortadan kaldırılmasına ilişkin olarak öne sürülen sosyal güvenlik sistemlerinin zayıflatılması yoluyla sağlanacak fazlanın kullanımının yaratacağı ekonomik ve sosyal sonuçlara ilişkin öngörüler gerçekçi ve tutarlı değildir.

Emeklilik sistemlerinde devletin katkısı olmadığı ve tersine emeklilik sisteminin açıklarının nedeni, sisteme yapılan siyasi müdahaleler, düşük beyan ve düşük tahsilat, kayıt dışı istihdamın yaygınlığı ve en önemlisi de sistemde biriken kaynakların kamu açıklarının finansmanı için kullanılmış olması olduğu halde, emeklilik sistemleri genel bütçe için yük kabul edilmektedir. Sistemde değişiklik önerilerinin temel hedefi, farklı emeklilik sistemlerine genel bütçeden yapılan aktarmalara son verilmesi olarak biçimlenmektedir. Ne yaşlanma krizi, ne de kamusal emeklilik sistemlerinin yeterince koruma sağlamaması sistemdeki değişiklik önerilerinin gerçek gerekçeleri değillerdir. Gerçek gerekçe sosyal güvenlik sistemlerinin finansman açıklarının kaldırılması böylece emeklilik sistemlerine genel bütçeden yapılan aktarmaların mümkün olduğu kadar azaltılmasının sağlanmasıdır.

Genel bütçeden sosyal güvenlik sistemlerine yapılan aktarmaların mümkün olduğu kadar azaltılmasına çalışılmasının nedeni de, Uluslararası Para Fonuna verilen %6,5 faiz dışı fazla taahhüdüdür.

Kamu kesiminin faiz dışı fazla dengesi, kamu gelirlerinden, faiz hariç kamu harcamaları çıktıktan sonra kalan kısmın, ülkenin gayri safi milli hasılasına oranıdır. Kamu sektörü ile kastedilen, konsolide bütçe; üç bütçe dışı fon (Savunma Sanayii Destekleme Fonu, Özelleştirme Fonu, Sosyal Yardımlaşmayı ve Dayanışmayı Teşvik Fonu); 27 Kamu İktisadi Teşebbüsü ( TTK, TŞFAŞ, TMO, TEKEL, TCDD, Türk Telekom A.Ş., BOTAŞ, TEDAŞ, EUAŞ, TETTAŞ, MKEK, TKİ, ÇAYKUR, DHMİ, PTT, PETKİM, THY, TÜPRAŞ, TİGEM, KIYEM, TDİ, TÜGSAŞ, İGSAŞ ve DMO) ve Sosyal Güvenlik Kuruluşlarıdır. 2005 yılı için toplam %6.5 oranındaki kamu sektörü faiz dışı fazlasının %5’inin konsolide bütçeden, %1.5’inin ise diğer kamu kuruluşlarından geleceği hesaplanmaktadır.

Örneğin 2005 yılında milli gelirin %6.5’i oranında faiz dışı fazla yaratılması hedefi, 2005’te milli gelirin 481 milyar YTL civarında olacağı varsayımıyla, 31.2 milyar YTL’lik bir faiz dışı fazla yaratılması anlamına gelmektedir.

Bütçeden örnek verirsek, 2005 yılı bütçesinde toplam gelirlerin yaklaşık 126.3 milyar YTL olacağı öngörülmüştür, Gelirlerin 99.3 milyarı faiz dışı giderlere (personel, sosyal güvenlik kurumlarına devlet primi giderleri, mal ve hizmet giderleri, cari transferler, sermaye giderleri ve sermaye transferleri, borç verme ve yedek ödenekler) ayrılmıştır. Kalan 27.3 milyar YTL faiz dışı fazla olarak faiz ödemelerine gidecektir. Kuşkusuz faiz dışı fazla, faiz ödemelerini karşılamaya yetmeyecektir. Toplam faiz ödemesi yaklaşık 56.4 milyar YTL olacağı için 29.1 milyar YTL’lik faiz ödemesi de iç ve dış borçlanma ve kısmen özelleştirme gelirleri ile karşılanacaktır. Borçların ana para ödemeleri için de ayrıca borçlanılacaktır. Yani faiz dışı fazla ne kadar büyük olursa bunun faizlerin ve borç ana parasının ödenmesine o kadar katkısı olacaktır, ama bu yolla kamu borcunun tasfiyesi hatta azaltılması değil ancak “sürdürülebilir”liği yani borçlanma ve borç / faiz ödeme sarmalının çökmemesi sağlanacaktır.

Bütçe dışındaki diğer kamu kesiminin vereceği faiz dışı fazla ile birlikte toplam 31.2 milyar YTL olması öngörülen faiz dışı fazla hedefine ulaşılması için, vergi gelirlerinin artırılması, personel harcamalarının, diğer cari harcamaların, yatırımların, KİT’lere ve sosyal güvenlik kuruluşlarına yapılan transferlerle sosyal nitelikli diğer transferlerin kısılması gerekmektedir.

IMF 2001 Stand-by Anlaşması ve Gözden Geçirmelerine ilişkin niyet mektuplarında, örneğin 2003 yılında sosyal güvenlik kuruluşlarının gelirlerini artırıcı ve giderlerini azaltıcı bazı önlemlerle %6.5 oranındaki faiz dışı fazlanın tutturulmasına katkıda bulunulduğu ifade edilmektedir. 2003 yılı içinde uygulamaya konmuş olan ek önlemlerden bazıları şöyledir: Emekli memur maaşlarından %1 sağlık primi kesilmesi; yeşil kartların iptal edilmesi ve yeniden dağıtılması; ilaç katkı paylarının memur maaşları ve Bağ-Kur emekli maaşların
dan kesilmesi; emekli memurlar tarafından satın alınan ilaçların fiyatı, aynı sınıfta bulunan ilaçların ortalama fiyatını aşarsa, farkın kendilerince ödenmesi; devlet memur ve emeklilerince satın alınan ilaçların fiyatı, eşdeğer ilaçların en düşük fiyatını aşarsa, farkın kendilerince ödenmesi; antibiyotiklerin reçete edilmesinde yeni usuller; gereksiz vitamin ve ilaçların ödenmemesi, devlet memurlarının emeklilik kesenek oranlarının %15’ten %16’ya ve isteğe bağlı sigortalı olarak SSK’ya prim ödeyen sigortalılara uygulanan prim oranının %20’den %30’a çıkarılması, Bağ-Kur’a tabi olanların ödenmemiş borçlarının tahsilatlarının sıkı bir şekilde takip edilmesi, 5 yıldır prim ödemeyenlerin Eylül ayı sonuna kadar ödememeleri halinde sistemden çıkartılması, daha önceden yapılmış olan taksitlendirmeyi ihlal edenler hakkında icra takibatı başlatılması vb.

Emeklilik sisteminde yapılması öngörülen değişiklikler

İlk bakışta Sosyal Güvenlik Sistemi Reformu kapsamında emekliliğe ilişkin olarak bir sistem değişikliği yapılmayacak ve parametrik değişikliklerle yetinilecek gibi görünmektedir.

Ancak geleceğe yönelik olarak baktığımız zaman Dünya Bankası modeline uygun bir yapısal değişimin de öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Bu sistem, birinci ayak olarak fonsuz, tanımlanmış faydaya dayalı, asgari bir aylığı da garanti eden kamusal sistemin çok daraltılarak yani çok düşük düzeyde bir aylık vererek varlığını sürdürmesi; ikinci ayak olarak özel yönetilen, fonlu, tanımlanmış katkıya dayalı, ücrete bağlı bir aylık sağlayan emeklilik sisteminin geliştirilmesi; üçüncü ayak olarak isteğe bağlı, yine tanımlanmış katkıya dayalı özel emekliliğin yerleştirilmesi varsayımlarına dayanmaktadır.

Dünya Bankası modelinde sistemin kuruluşunda bir geçiş aşaması da mevcuttur. Geçiş aşamasında kamusal dağıtım esasına dayalı sistemlerin giderek küçültülmesi, cömert sayılan yararların azaltılması, katkıların artırılması, ikinci ayak sistemin finansmanının zemininin hazırlanması sağlanacak, mevcut sistemdeki birikmiş hakların ödenmesine devam edilirken yeni bir sisteme geçilmesi gerçekleştirilecektir.

Türkiye’deki emekliliğe ilişkin sistemin de bir geçiş aşaması ile Dünya Bankası modeline doğru yaklaştırılmak istendiğini görüyoruz. Onun için şimdilik sistem değişmemektedir, yani Emekli Sandığı, Sosyal Sigortalar Kurumu kapsamındaki SSK emekliliği, Bağ-Kur emekliliği kalmakta ancak parametreleri değişmektedir. Kamusal sistemler küçültülerek yapısal değişikliğin ön koşulları hazırlanmaktadır. 2001 yılında bireysel emeklilik sistemine ilişkin yasal düzenlemelerin yapılmış olması da bu kapsamda değerlendirilmelidir.(7)

Devlet memurları, ücretliler, tarım işlerinde ücretli çalışanlar, kendi hesabına çalışanlar ve tarımda kendi hesabına çalışanları kapsayan Türkiye’deki 5 farklı emeklilik sistemi tek bir emeklilik rejimine dönüştürülecek, artık Emekli Sandığıyla SSK’lı ayrımı bu anlamda ortadan kalkacaktır.

Bütün emeklilik sistemlerindeki haklar ve yükümlülükler eşitlenecektir. Yapılan bazı parametrik ve diğer değişikliklerle prime esas kazanc, aylık bağlama için gerekli minimum yaş, prim gün sayısı, aylık bağlama oranı, aylık ve gelirlerin yükseltilme biçimi, kazancın güncelleme biçimi, sigorta yardımlarının türü ve kapsamı gibi konularda eşitlenme sağlanacaktır. Reform önerisinde bu eşitlenmenin adil olacağı belirtilmektedir. Çalışanlardan yana adil bir eşitlenme olması için en yüksek ortak paydada eşitlenmenin sağlanması gerekir. Ancak finansman açıklarının kapatılması hedeflendiğine göre eşitlenmenin en yüksek ortak paydada değil en düşük ortak paydada olacağı anlaşılmaktadır. Bu eşitlenmenin özellikle Emekli Sandığı çalışanları açısından haklarda ve yararlarda kötüleşme anlamına geleceği söylenebilir. Farklı emeklilik sistemlerinde, hangi sistem haklar açısından dar, yükümlülükler açısından ağırsa birleşme sürecindeki eşitlenme o sistemin koşullarına göre yapılmaktadır.

Parametrik değişikliklerin bu niteliğine ilişkin bir örnek emeklilik yaşıyla ilgilidir. 1999 yılındaki değişiklikte, SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığının üçü de emeklilik yaşı açısından parametrik değişikliklere tabi tutulmuş ve asgari emeklilik yaşı mevcut sigortalılar için bir geçiş dönemiyle yükseltilirken ilk defa sigortalı olacaklar için 58-60 (K/E) olarak belirlenmişti. Şimdi de aynı şeyi görüyoruz; emeklilik yaşının SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı çalışanları için 2036 yılından itibaren kademeli olarak kadınlarla erkekler için eşitlenerek 68’e yükseltilmesi öngörülüyor. Böylece her üç kurum yüksek bir emeklilik yaşında eşitleniyor

Bir diğer örnek prim gün sayısıdır. Prim gün sayısı öneriye göre SSK’da 7 bin günden 9 bin güne yükseltilerek Bağ-Kur ve Emekli Sandığıyla eşitlenecektir.

Aylık bağlama oranları açısından getirilmek istenen sistemin eşitleme koşulları ise özellikle Emekli Sandığına bağlı çalışanlar için son derece olumsuz bir tablo çizmektedir. 1999’da SSK’da 5 bin gün prime karşılık yüzde 60 olan aylık bağlama oranı, 7 bin gün prime karşılık yüzde 53.9’a düşürülmüştü.(8) Bağ-Kur’da, 25 yıl prime karşı 70 olan aylık bağlama oranı yüzde 65’e düşürülmüştü. SSK ve Bağ-Kur’da maluliyet için aylık bağlama oranı 10 puan düşürülmüştü. Sosyal Güvenlikte Reform Önerisinde ise 1999’da SSK ve Bağ-Kur’da düşürülmüş olan aylık bağlama oranının, Emekli Sandığı ortalamasında %75 olduğu belirtilmektedir (s. 44). Yıllık bazda bakınca aylık bağlama oranı, SSK ve Bağ-Kur için yüzde 2.6, Emekli Sandığı için yüzde 3’e denk gelmektedir. Reformla birlikte çalışılan her yıl için aylık bağlama oranları eşitlenecek ve 2016 yılına kadar %2.5, 2016 yılından sonra %2 seviyesinde olacaktır. Ortalama aylık kazancın hesaplanmasında tüm sigortalılık süresi hesaba katılacaktır.

Özetle, prime esas kazançların artırılması, emeklilik yaşının yükseltilmesi, aylık bağlama oranlarının düşürülmesi, pirim ödeme gün sayısının artırılması gibi parametrik konularda 1999 yılında yapılanlar, kapsam Emekli Sandığı’na da genişletilerek tekrarlanmaktadır. Böylece 1999’da olduğu gibi bugün de haklar azaltılmakta ve yükümlülükler göreli olarak artırılmakta ve finansman açıklarının giderilmesi hedeflenmektedir. Oysa bugün gelinen noktada 4447 sayılı yasa ile yapılan düzenlemeler sonunda mevcut emeklilik sistemlerindeki finansman açıklarının giderilemediği bilinmektedir. (Bu durumun nedeni 4447 sayılı Yasa ile getirilen emeklilik yaş artırımı şemasının eşitliğe aykırı bulunarak Anayasa Mahkemesince iptal kararı olmayıp yapısal kısıtlar söz konusudur). Devlet katkısı sağlanması, kayıt dışı istihdamın önlenmesi, prim tahsilatında artış sağlanması gibi pozitif önlemler alınmadıkça, hakların daraltılması ve yükümlülüklerin artırılması yolu ile sosyal güvenlik sistemlerindeki finansman sorunu çözümlenemediği gibi bu finansman sorununun ötesinde yoksulluğun geniş emekli yığınlarını da kapsaması gibi yeni sosyal sorunlar yaratılmaktadır. Öte yandan günümüzde 45-50 yaşın üstündekiler düzenli işgücü piyasalarında iş bulamazken, esnek çalışma yaygınlaşırken önerilen sistem gerçekten de işçi sendikalarının deyimi ile”mezarda emeklilik” anlamına gelmektedir. Hakların daraltılıp yükümlülüklerin artırılması emekliliği olanaksız hale getirdikçe kayıt dışı çalışma da artacaktır.

Emeklilik sistemlerinde yapısal de

© CopyLEFT Sendika.Org'un tüm yazılı ve görsel içeriği kaynak göstermek koşuluyla özgürce kullanılabilir.

WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann
Scroll to top