Basında / Medyada Emek Sermaye Çelişkisi – Rahmi Yıldırım Reviewed by mustafa on . BASINDA/MEDYADA EMEK - SERMAYE ÇELİŞKİSİ İletişim olmaksızın toplumsal üretim sürecinin gerçekleşmesi, insanın bireysel ve toplumsal yaşamını sürdürmesi mümkün BASINDA/MEDYADA EMEK - SERMAYE ÇELİŞKİSİ İletişim olmaksızın toplumsal üretim sürecinin gerçekleşmesi, insanın bireysel ve toplumsal yaşamını sürdürmesi mümkün Rating:

Basında / Medyada Emek Sermaye Çelişkisi – Rahmi Yıldırım

BASINDA/MEDYADA EMEK – SERMAYE ÇELİŞKİSİ

İletişim olmaksızın toplumsal üretim sürecinin gerçekleşmesi, insanın bireysel ve toplumsal yaşamını sürdürmesi mümkün değildir. İletişimin gerçekleşmesini, yani bilgi fikir ve tutumların simgeler aracılığıyla paylaşılmasını sağlayan en önemli faaliyet alanı ise gazeteciliktir. Bireysel ve toplumsal ilişkilerin, günlük yaşamın yeniden kurgulanarak sürdürülmesi, hepsinden daha çok gazetecilik ya da bugünkü deyişle medya eliyle olmaktadır.

Yeni enformasyon teknolojilerinin elvermesiyle yeniden yapılanan medyanın sermaye birikiminin sürükleyici sektörü haline gelmesinden sonra, toplumsal yaşamın yeniden üretilmesinde medyanın rolü daha da belirginleşti. D.W. Smythe’ın “bilinç endüstrisi” olarak tanımladığı kitle iletişim araçlarının derinleştirdiği yabancılaşmadan en çok da gazeteciler etkilendi.

İletişim sürecinin ve gazeteciliğin proleterleri olarak gazetecilerin çalışma koşullarının ve örgütlenme sorunlarının incelenmesi, salt gazetecilerin üretim sürecinde nasıl bir fikri emek sömürüsüne maruz kaldıklarını ve basın emekçilerinin bu sömürüyü nasıl içselleştirdiklerini değil, aynı zamanda iletişim sürecindeki çarpıklığı, temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasındaki ve kamuoyu oluşumundaki sahteliğin incelenmesi için de ipucu oluşturacaktır.

Emek-sermaye çelişkisinin medya işletmelerinde çalışma ilişkilerine ve örgütlenme sorunlarına yansıması, her şeyden önce kapitalizmin evrim süreci ve medyanın mülkiyet yapısı tarafından belirlenmektedir.

Dr. Gülseren Adaklı, kapitalizmin manifaktür – fabrika şeklinde evrimleştiğini, buna koşut olarak, gazeteciliğin evriminin de basın – medya şeklinde aşamalandırılabileceğini belirtmektedir. Aynı şekilde Prof. Dr. Raşit Kaya da, kapitalizmin evrimleşmesiyle paralellik kurmadan, “basından medyaya” diye ayrım yapmaktadır.

Adaklı’nın tezini yeniden formüle etmek gerekirse, kapitalizmin elbirliği – manifaktür – fabrika aşamalarına koşut şekilde gazeteciliğin matbuat – basın – medya şeklinde aşamalandırılabileceği de söylenebilir.

Çalışma ilişkileri olarak, matbuat evresinde usta/çırak, basın evresinde patron/işçi ilişkisi varken, medya evresinde kast/parya ilişkisinin geçerli hale geldiği vurgulanabilir.

Örgütlenme düzleminde usta/çırak ilişkisinin geçerli olduğu matbuat evresinde ataerkil sadakat, patron/işçi ilişkisinin olgunlaştığı basın evresinde sendika, esnek istihdamın baskın hale geldiği medya evresinde sendika yerine cemiyet-dernek modelinden söz edilebilir.

Ekonominin ve siyasal yapının evrimiyle bağlantılı bir evrim şeması çizmek gerektiğinde ise, Osmanlı döneminin matbuat, Cumhuriyet döneminin basın, 1980 sonrasının medya evresine karşılık geldiğini söylemek mümkündür.

Bugünkü Türkiye sınırları içinde ilk Türkçe gazete 1831 yılında Takvim-i Vekayi adıyla Osmanlı imparatorluğu yönetimince yayımlandı. İlk Türkçe özel gazete, 1840 yılında İngiliz vatandaşı William Çörçil tarafından çıkartıldı. Nihayet ilk Türk özel gazetesi Tercüman-ı Ahval, 1860 yılında Agâh Efendi tarafından çıkartıldı.

Osmanlı döneminde gazetecilerin çalışma ilişkilerini düzenleyen bir yasa yoktur, usta/çırak ilişkileri egemendir. Gazetecilerin dernek statüsünde ilk örgütü 1917 yılında kurulmuştur. Gazetecilerin çalışma ilişkileri ve örgütlenmesiyle ilgili ilk yasal düzenleme ise Cumhuriyet döneminde yapılmıştır.

ÇALIŞMA İLİŞKİLERİ

Bu başlık altında önce gazetecilik mesleğinin yasal çerçevesini, sonra da bu yasal çerçeve içinde işyerlerindeki işçi-işveren ilişkilerini, gazetecilerin birbirleriyle ilişkilerini inceleyeceğiz.

YASAL KONUM
Gazeteciliğin ücretli iş olmakla birlikte meslek olup olmadığı konusunda görüş birliği yoktur. Bundan dolayı pek çok ülkede gazeteciliği tanımlayan ve çalışma koşullarını düzenleyen bir yasa bulunmamaktadır.

Örneğin Almanya’da gazetecilik özel bir yasayla düzenlenmemiştir ve gazetecilerin yasal konumları toplu sözleşmeyle belirlenmektedir.

Danimarka’da gazetecilik yasayla değil geleneklerle düzenlenmiştir; gazeteci olabilmek için Danimarka Gazeteciler Birliği’ne üye olmak gerekmektedir.

Hollanda’da yasal bir düzenleme yoktur; gazetecilik tamamen serbest bir iştir. Gazeteciler, asıl işleri gazetecilik olmak kaydıyla Gazeteciler Sendikası’na üye olabilmektedirler.

İngiltere’de yasal bir düzenleme yoktur, sendikaların verdikleri basın kartları yalnızca mesleki kimlik yerine geçmektedir.

Yunanistan’da gazeteciliği düzenleyen yasa yoktur; hukuki durum toplu sözleşmeyle belirlenmektedir; sendika, gazeteci sayılmak için asıl geçim kaynağının gazetecilik olmasını şart koşmaktadır.

Fransa’da gazeteci, İş Yasası’nın özel maddesiyle tanımlanmıştır. Buna göre, asıl işi ve geçim kaynağı gazetecilik olan kişi gazeteci sayılmaktadır.

İtalya’da gazeteciliği tanımlayan 1963 tarihli yasaya göre, gazetecilik yapabilmek için gazeteciler birliğine üyelik zorunludur.

Gazeteciliğin tanımlanmasında, uluslar arası belgelerde de görüş birliği bulunmamaktadır. Uluslar arası Gazeteciler Federasyonu’na göre, gazeteci, sürekli ve ücretli olarak kitle iletişim aracına yazı veya resimle katkıda bulunan, kazancının çoğunu bu yolla sağlayan kişidir.

Uluslar arası Çalışma Örgütü ise gazetelerde süreli yayınlarda, radyo ve televizyonda yayınlanmak üzere haber toplayan, yazan ve yorumlayan kişiyi gazeteci saymaktadır.

Türkiye, gazeteciliği genel iş yasası dışında özel bir yasayla tanımlayan ve düzenleyen ender ülkeler arasındadır. Türkiye’de gazetecilik ayrı bir iş kolu olarak ilk kez 1938 tarihli Basın Birliği Yasası ile düzenlenmiştir.

BASIN BİRLİĞİ KANUNU

Türkiye’de gazetecilik, 1938 yılına kadar iş yasası kapsamında bile değildir. Gazeteciler, Borçlar Kanunu’nun hizmet sözleşmesiyle ilgili hükümlerine bağlıdırlar. Gazetecilerle ilgili ilk yasal düzenleme 1938 yılında Basın Birliği Kanunu ile yapıldı.
Basın Birliği kurma düşüncesi, 1935 yılında iktidarın önayak olmasıyla toplanan Basın Kurultayı’nda ortaya çıktı. Kurultayı toplayan Basın Genel Direktörü Vedat Nedim Tör, basının işlevini “Devrimci hükümetin yaptığı işlerin en samimi yardımcılığı, devrim prensiplerinin geniş yığınlar içinde yayılması” olarak belirledi ve “Türk basınının kendisini devrim ideallerine vermiş, tam anlamıyla ulusal bir matbuat olduğunu” söyledi. (Basın Kurultayı 92, ÇGD yayını, s: 2)

Kurultaya başkanlık eden İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, “Gazeteyi çıkaranların yazanların, basanların da kamusal işlerde ödev almış insanlar sayılması ve kamuyla ilgili her işte olduğu gibi basın işlerine de devletin yardımı ve kontrolü ve o kurumlarda çalışanlarla işbirliği etmesi bir zarurettir” diyerek basından ve gazetecilerden beklentisini dile getirdi. (age s: 2)

Kurultayın Meslek Komisyonu da, “Türk devrimine fikrini ve gönlünü bağlamış olan Türk basın ailesinin ulusal bir kurum halinde örgütlenmesini” önerdi.
Kongrede beliren eğilim doğrultusunda 3511 sayılı Basın Birliği Kanunu, 28 Haziran 1938 tarihinde kabul edildi ve 14 Temmuz 1938’de yürürlüğe girdi.
Yasa, birliğin kuruluş amaçlarını, “gazetecilerin maddi, manevi, bireysel ve ortak çıkarlarını
sağlamak ve korumak, gazetecilik okulları açmak, meslekte düzen ve disiplini sağlamak, mesleğin onurunu korumak, gazetecilerin ve ailelerinin korunmasını sağlamak üzere yardım ve emekli sandıkları ile sigortaları kurmak, dayanışma duygularını güçlendirmek, Türk basınını temsil etmek, basını milli maksatlar uğrunda uyanık tutmak ve cumhuriyetin menfaatlerine hadim (hizmet eden) kılmak” şeklinde sıralamaktadır. (Madde 5)

Gazetecilik ve gazeteci, yasanın ilk iki maddesinde şöyle tanımlanmaktadır:
Madde 1- Türkiye’de çıkan gazete ve mecmuaların sahipleri ile bunların ve Türk istihbarat ajanslarının yazı, haber, resim, fotoğraf ve tashih işlerinde ücretle, devamlı ve muntazam suretle çalışarak bu işi kendisine meslek edinen kimselerden mürekkeb olmak ve hükmi şahsiyeti haiz bulunmak üzere ‘Türk Basın Birliği’ adı ile bir birlik teşekkül olunmuştur. Birliğin merkezi Ankara’dır.
Madde 2- Yukarıdaki maddede sayılan ve birliğin kanuni azasını teşkil eden kimseler, birlik dışında gazetecilik mesleğini icra edemezler.

Buna göre, gazetecilik, gazete dergi ve ajanslarda yazı, haber, fotoğraf ve tashih işleri olarak tanımlanmaktadır.

Bir kişinin gazeteci sayılabilmesinin koşulları da şöyle sıralanabilir:
a) Türkiye’de çıkan gazete dergi ve ajansların yazı, haber, fotoğraf ve tashih işlerinde çalışmak.
b) Bu işler karşılığında ücret almak.
c) Bu işi sürekli ve düzenli yapmak.
d) Bu işi kendisine meslek edinmek.
e) Türk Basın Birliği’ne üye olmak.

Yasa, gazetecilik işinde çalışmaya başlayanların en geç bir ay içinde Türk Basın Birliği’ne üyelik için başvurmalarını zorunlu kılmaktadır. Başvuruları kabul edilenlere İçişleri Bakanlığı tarafından basın kartı verilir. Serbest muhabirler ile yabancı gazete ve dergilerin Türkiye’de çalışan Türk veya yabancı muhabirleri, ‘misafir’ sıfatıyla birliğe üye olabilirler, birliğin çalışmalarına katılabilirler, ancak seçme ve seçilme hakkına sahip olamazlar.

Basın Birliği, mesleğin onuruna, birliğin yasa ile belirlenmiş amaçlarına aykırı hareket eden gazetecilere uyarı, geçici ihraç, kesin ihraç cezaları vermeye yetkilidir.
Yasanın üçüncü bölümü, patronlar ile çalışanların ilişkilerini düzenlemektedir. Buna göre, çalışmaya başlayan gazetecinin deneme süresi en çok üç aydır ve bu sürenin sonunda yazılı bir sözleşmenin imzalanması zorunludur. Deneme süresi sonunda gazeteci işten çıkartılabilir; ancak, tekrar işe alınarak deneme süresi yeniden başlatılamaz.

En az üç yıl çalışanlar yılda yirmi gün, üç yıldan fazla çalışanlar yılda otuz gün ücretli izin hakkına sahiptir.

Sözleşme, çalışma süresi beş yıldan az ise bir ay önceden bildirmek, çalışma süresi beş yıldan çok ise iki ay önceden bildirmek koşuluyla taraflarca feshedilebilir. Fesih işverenden gelmişse, çalışana her çalışma yılı karşılığında bir aylık ücretini tazminat olarak vermek zorundadır.

Basın Birliği, yasanın çıkmasından bir yıl sonra kuruldu ve ilk kongresini 10 Temmuz 1939’da topladı. Basın Birliği başkanlığına Ulus gazetesi sahibi ve Ankara Milletvekili Falih Rıfkı Atay seçildi. Merkez yönetim kurulunun kalan 8 üyesi de 6’sı milletvekili olmak üzere gazete sahipleri arasından seçildi.

Yönetim kurulunun üye dağılımı, Basın Birliği’nin basını iktidarın denetimi altında tutmak amacıyla kurulduğu eleştirilerine haklılık kazandırmaktadır. Nitekim, Basın Birliği’nin kuruluş kongresinin açılış konuşmasını yapan İçişleri Bakanı Faik Öztrak, basının ‘dördüncü kuvvet’ değil, ‘yardımcı kuvvet’ olduğunu, “Milletin hakiki göz bebeği olan Milli Şef İsmet İnönü’nün verdiği derslere ve işaretlere uymanın milli ve vatani vazife olduğunu hatırlatmayı borç bildiğini” söylemiştir. Bakan’ın konuşması alkışlarla karşılanmıştır. (Ayın Tarihi, 68/59-60)

Bununla birlikte, yasanın ve yasayla kurulan Basın Birliği’nin basını iktidarın denetimine sokma işlevini tek başına yerine getirme gücünde olmadığı kabul edilmelidir. Tek parti döneminde basının neden iktidarın yardımcı gücü olmaktan öte bir işleve sahip olamadığının yasalarla ilgili yanıtı, 1926 tarihli Türk Ceza Yasası’nda ve 1931 tarihli Matbuat Kanunu’nda aranmalıdır.

Matbuat Kanunu ile matbuatta çalışacak herkesin, bütün muhabir, yazar, fotoğrafçı, ressam ve idari görevlilerin hükümete bildirilmesi şartı getirildi. Vatan, milli mücadele, cumhuriyet ve devrim düşmanlığı yüzünden hüküm giyenlerin gazete dergi çıkarması, padişahlık ve hilafet yanlısı yayınlar ile komünist ve anarşist yayınlar yapılması yasaklandı. En önemlisi de hükümete dilediği zaman, dilediği gazete ve dergiyi kapatma yetkisi verildi ve kapatılan gazete ve derginin sorumlularının başka adla gazete ve dergi çıkarmaları da yasaklandı. (Hıfzı Topuz, Türk Basın Tarihi, Gerçek yayınevi, İstanbul, 1973, s:89)

Matbuat Kanunu’nun uygulandığı dönemin havasını Ulus gazetesi başyazarı Falih Rıfkı Atay, 28 Haziran 1938 tarihli yazısında şöyle özetlemektedir: “Gazetecilerin iyileri sırf aşk yüzünden (meslek aşkı yüzünden) bu meslektedirler. Ancak pek iyi bilirler ki, talihleri bir telefon darbesine bağlıdır.” Atay’ın “telefon darbesi” dediği şey, İçişleri Bakanlığı’ndan gelecek bir telefonla gazetenin kapatılması demektir. (age. s: 91)

Basın Birliği Kanunu’nun kabul edildiği gün Matbuat Kanunu’nda da bazı değişiklikler yapıldı. Bildirim sisteminden vazgeçilerek, gazete dergi çıkarmak hükümetin iznine ve ağır mali koşullara bağlandı. “Kötü ünlü” kişilerin gazete çıkarmaları ya da matuatta muhabir, yazar, ressam, fotoğrafçı, düzeltmen ve idari görevli olarak çalışmaları yasaklandı.

Sonuç olarak, Basın Birliği Kanunu’nun basın çalışanları lehine getirdiği düzenlemelerin hayata geçme şansı yoktu; bu ortamda Basın Birliği de basını iktidarın denetimi altında tutma dışında bir işlevi yerine getirme olanağına sahip değildi. Esasen, tek parti yönetiminin atmosferi ve İkinci Dünya Savaşı’nın koşulları, basını iktidarın denetimi altına alma konusunda Basın Birliği’nin ek çaba göstermesine gerek bırakmadı. Araştırmacılar, iktidarın öteki yasalar ve uygulamalarla basını zaten mutlak denetim altında tutması ve yasal-ekonomik yaptırımların zorladığı otosansür nedeniyle, Basın Birliği’nin sahip olduğu yetkileri kullanmasına gerek kalmadığını, örneğin iktidarın politikalarını eleştirdiği gerekçesiyle kimsenin birlikten ihraç edilmediğini belirtmektedirler.

Basın Birliği, doktorlar için Tabipler Birliği ve avukatlar için Barolar Birliği benzeri bir örgütlenmeyi gazeteciler için öngörmüştü. Ancak, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin batı kapitalizmine eklemlenmesi sürecinin ilk yılında (Tabipler Birliği ile Barolar Birliği korunurken) Basın Birliği tarihe karıştı. Batının “demokratik” ülkelerinde bu tür meslek birliklerinin bulunmadığı görüşünü iktidar da benimsedi. Buna ek olarak, gazete sahipleri, kendilerini çalışanlara karşı yükümlülük altına sokan, gazetecilere çok önemli mesleki ve sosyal haklar sağlayan bu ilk yasadan rahatsızlıklarını açıkça seslendirmeye başladılar. Ayrıca, 1945 yılında toplanan şube kongrelerinde iktidarın desteklediği adayların yönetim organlarına seçilememesi Basın Birliği’nin lağvedilmesini hızlandırdı. Sonuçta Türk Basın Birliği, 30 Mayıs 1946 tarihinde kabul edilen tek cümlelik bir yasayla kaldırıldı. Gazetecilerin çalış
ma koşullarını ve mesleki ahlak denetimini düzenleyen ilk yasa yürürlükte kaldığı sekiz yıl boyunca neredeyse hiç uygulanmadan kaldırılmış oldu ve patronlar rahat bir nefes aldılar. Yasanın çıkma sürecinde aktif bir katılımı gözlenmeyen basın emekçileri mesleki ve sosyal haklarının kaldırılmasına karşı da bir tepki göstermediler.

BASIN İŞ KANUNU

Basın Birliği’nin kaldırılmasından sonra 1952 yılında DP iktidarı tarafından 5953 sayılı “Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimine Dair Kanun” çıkartıldı. Kanun 20 Haziran 1952’de yürürlüğe girdi.
Yasanın birinci maddesiyle hem yasanın kapsamı belirlendi hem de gazeteciliğin ve gazetecinin tanımı yapıldı.

Buna göre, gazetecilik, “Türkiye’de yayınlanan mevkutelerle haber, fotoğraf ajanslarında veya benzeri yayın müesseselerinde ve matbaalarında başmuharrirlik, muharrirlik, mesul müdürlük, yazı işleri müdürlüğü, istihbarat şefliği, muhabirlik, mütercimlik, musahhihlik, foto muhabirliği, ressamlık, karikatürcülük, istihbarat telsizciliği ve radyoculuğu, gazete müdürlüğü gibi her türlü fikir ve sanat işleri” diye tanımlandı.

Maddenin son cümlesinde gazeteci için “Bu kanunun şümulüne giren fikir ve sanat işlerinde ecir olarak çalışanlara gazeteci denir” tanımı getirildi.

Bu yasa ile gazetecilere şu haklar sağlandı:
– İşe alınan gazeteci için deneme süresi en fazla üç aydır.
– Deneme süresinin sonunda yazılı sözleşme yapılır.
– Gazeteciye aylık ücreti peşin olarak ödenir ve gecikmesi halinde her gün için yüzde 2 faiz uygulanır. İşyerinde beş yılı doldurmuş olması koşuluyla, işten çıkartılan gazeteciye her yıl için bir aylık ücret tutarında kıdem tazminatı verilir.
– Askere giden gazeteciye aylığının üçte biri ödenir.
– Mesleki çalışması yüzünden tutuklanan gazeteciye ücretinin ödenmesine devam edilir.
– Ölen gazetecinin ailesine aylığının üç katı tazminat verilir.
– Meslekte bir yılını dolduran gazeteciye dört hafta, 10 yılını dolduran gazeteciye beş hafta, 20 yılını dolduran gazeteciye altı hafta ücretli izin kullandırılır.
– Grev yapmamak koşuluyla gazeteciler sendika kurabilirler.
– Gazeteci en az bir ay önce işverene yazılı ihbarda bulunmak kaydıyla iş sözleşmesini bitirme hakkına sahiptir. Ancak, çalıştığı mevkutenin çizgisinde gazetecinin onuruna, şöhretine ve manevi çıkarlarına zarar verecek değişiklik olursa, gazeteci ihbar süresini beklemeden de istifa edebilir ve bu durumda da kıdem tazminatına hak kazanır.

5953 sayılı yasa, 1961 yılında, yasama gücünü elinde tutan Milli Birlik Komitesi’nin kabul ettiği, 4 Ocak 1961 tarihinde yürürlüğe giren 212 sayılı yasa ile değiştirildi. Türkiye’de gazeteciler için halen bu yasa yürürlüktedir.

Gazeteci ve gazetecilik, 212 sayılı yasanın ilk maddesinde tanımlanmıştır. 212 sayılı yasada, 5953 sayılı yasadan farklı olarak ayrıntılı tanımdan vazgeçildi, gazetecilik, “Türkiye’de yayınlanan gazete ve mevkutelerle haber ve fotoğraf ajanslarında her türlü fikir ve sanat işleri” diye tanımlandı.

Gazeteci için de “Bu Kanunun şümulüne giren fikir ve sanat işlerinde ücret karşılığı çalışanlara gazeteci denir” tanımı getirildi.

Gazeteciyi bu şekilde tanımlayan 212 sayılı yasa, 2’nci maddede “Birinci maddenin şümulü dahilinde bulunup da Devlet, vilayet ve belediyeler ve İktisadi Devlet Teşekkül ve müesseseleriyle sermayesinin yarısından fazlası bu teşekküllere ait şirketlerde istihdam edilen memur ve hizmetliler hakkında bu Kanun hükümleri uygulanmaz.” diyerek kimlerin gazeteci sayılmayacağını belirledi.

Önemli bir saptama olarak da, pek çok ülkede ve uluslar arası belgelerde gazetecinin asıl geçim kaynağının gazetecilik olarak kabul edilmesine karşılık, 212 sayılı yasada, iş sözleşmesinde aksine hüküm yoksa, gazetecinin başka iş de yapabileceği belirtildi (Madde 13). (Gazetecinin tanımı gereği, bu maddenin ivedilikle kaldırılması gerekmektedir.)

212 sayılı yasa, 5953 sayılı yasanın gazetecilere sağladığı hakları daha da ilerletti. Buna göre:
İş sözleşmesinde işin türü, gazetecinin ücreti ve mesleki kıdemi de belirtilir.
– Kıdem tazminatı için işyerinde beş yıl çalışma koşulu yerine meslekte beş yılı doldurma koşulu aranır.
– İşveren, gazetecinin işe alındığını gazetecinin sendikasına 15 gün içinde bildirmekle yükümlüdür.
– Stajyer sayısı yazı işleri kadrosunun yüzde 10’unu geçemez.
– Gazeteciye her yıl en az bir aylık tutarında ikramiye ödenir.
– Ücret peşin ödenir, gecikmesi halinde her gün için yüzde 5 eklenir.
– Kadın gazeteciye hamilelik döneminde yedinci aydan doğumdan sonraki ikinci ayın sonuna kadar ücretli izin verilir.
– Gazeteciye, çocuğunun doğumu, çocuğunun evlenmesi, eş anne baba büyük anne büyük baba veya torununun ölümü halinde ücretli izin verilir ve yıllık izin hakkından düşülmez.
– Yıllık ücretli izin hakkı, meslekte 10 yılı dolduran gazeteci için altı haftadır. .
– Gazetecinin günlük çalışma süresi sekiz saattir. Fazla mesai için ücret ödenir, günde üç saatten fazla mesai yaptırılmaz. Genel tatillerdeki çalışma için ücret yüzde 50 fazlasıyla ödenir.
– Gazeteciye, sözleşmede belirtilenler dışında yaptırılan işler için ayrıca ücret ödenir.
– Askere giden gazeteciye ücretinin yarısının ödenmesine devam edilir. Yedeksubay olarak askere giden gazeteciye ordunun verdiği aylık işyerindeki aylığın altında kalırsa, işveren aradaki farkı ödemekle yükümlüdür.
– Anlaşmazlıklar iş mahkemelerinde çözülür.

10 OCAK ‘ÇALIŞAN GAZETECİLER GÜNÜ’

Basın İş Kanunu, basın emekçilerine o yıllarda akıllara bile gelmeyecek ileri haklar sağladı. Basın patronları, sınıfsal bir içgüdü ve dayanışma ile 212 sayılı yasanın karşısına dikilmekte gecikmediler. Yasanın yürürlüğe girmesinden bir hafta sonra, 10 Ocak 1961 günü İstanbul’da yayımlanan 9 gazetenin sayfalarında patronların ortak duyurusu yayınlandı.

AKŞAM – CUMHURİYET – DÜNYA – HÜRRİYET – MİLLİYET – TERCÜMAN – VATAN – YENİ İSTANBUL – YENİ SABAH gazetelerinin sahiplerinin ortak duyurusunda, Milli Birlik Komitesi’nin ilan ettiği yasaların (212 sayılı yasanın yanı sıra 195 sayılı yasa da kast ediliyor) basını emsali görülmemiş bir tehlikenin içine attığı öne sürüldü.

Basın patronlarının ortak duyurusunda, yasaları protesto amacıyla gazetelerin 3 gün yayımlanmayacağı belirtilirken “Türk Silahlı Kuvvetlerinin desteğiyle saflarında yer almak mücadelesini yaptığımız Hür Dünya Cephesi basının hiç birinde emsali görülmemiş ve görülemeyecek olan bir kontrol sisteminin Türk Basınının üzerine konulmak istenmesi karşısındaki müteaddit müracaatlarımız da neticesiz kaldığından, biz, aşağıdaki gazeteler teessürümüzün ifadesi olmak üzere yarından itibaren 3 gün çıkmayacağımızı halk efkarına üzüntü ile bildiririz” denildi.

Basın çalışanları, patronların boykotuna bugün için hayal bile edilemeyecek bir tepki gösterdiler. Patronlar bildirisinin yayınlandığı bazı gazetelerin yazı işleri müdürleri, bildirinin yayınlandığı gazetelerin künyelerinden isimlerini çektiler. Aynı gün, patronlar bildirisine karşı İstanbul Gazeteciler Sendikası’nın bildirisi Türkiye radyolarında okundu.

Sendika’nın bildirisinde, patronların 212 ve 195 sayılı yasalara karş
ı boykotu, “Menderes rejiminin en karanlık baskı günlerinde cop yiyen, hapse giren, yolu kesilen, zindanlarda çürütülmek istenen fikir işçilerinin hürriyet mücadelesi sırasında milletçe beklenen böyle bir hareketi yapmayan gazete sahiplerinin, fikir işçilerinin haklarını teminat altına alan kanunun çıktığı sırada, gazete kapatmak suretiyle Milli Birlik Komitesi’ni protesto yoluna gitmeleri, dikkati çekecek bir olaydır” şeklinde değerlendirildi.

Sendika’nın bildirisinde, “Basını meydana getiren asıl ve büyük kütle olan biz yazı işleri müdürleri, sekreterler, istihbarat şefleri, muharrirler, muhabirler, foto muhabirleri, karikatüristler, ressamlar, musahhihler ve diğer fikir işçilerinin böyle bir kararda oyumuz olmadığı gibi, bu hareketi asla tasvip etmemekteyiz” denilerken, fikir işçilerinin haklarını sağlamlaştıran yasayı çıkardığı için Milli Birlik Komitesi’ne de teşekkür edildi.

Gazeteciler, bildiri yayınlamakla yetinmeyip, aynı gün İstanbul Gazeteciler Sendikası’nın öncülüğünde Cağaloğlu’nda yaptıkları yürüyüşle patronların boykotunu protesto ettiler. Yürüyüşte taşınan pankart ve dövizlerde “Çalışan gazeteci bugüne dek simitle ve ümitle yaşadı”, “Simidimiz ve hürriyetimiz için!..” , “Çalışan gazeteciye cop, patrona hep hazırlop”, “Babıâli ağalığına paydos”, “Gazeteciyi ezenler, bu kanunla eziliverdi” sloganları yazılıydı.

Ertesi gün Ankara ve İzmir’de de gazeteciler yürüyüş yaparak basın patronlarını protesto ettiler. Ankara’daki yürüyüşte taşınan pankart ve dövizlerde “Kalem patronların değil, halkın hizmetindedir.” , “Kalem ile süngü elele” , “Basın Şerefi, Patronun inhisarında değildir”, “Fikir işçileri zindanda iken sen düşüklerle kadeh tokuşturuyordun”, “Patron, sen hiç cop yedin mi?”, “Menderes’e boyun eğenler, hürriyete başkaldırıyor” sloganları yazılıydı.

Patronların boykotuna karşı bildiri yayınlayıp yürüyüş yapan gazeteciler, gazetelerin yayımlanmadığı üç gün boyunca bir de ortak gazete çıkardılar. “Basın” adıyla çıkan gazetenin künyesinde, sahibi olarak sendika üyesi Selçuk Çandarlı, Umumi Neşriyat Müdürü olarak Abdi İpekçi, Mes’ul Yazı İşler Müdürü olarak Semih Tuğrul isimleri vardı.

Patronların üç gün süreyle kapattıkları 9 gazetenin 8 yazı işleri müdürü ayrıca ortak bildiri yayımladılar; bildiriye katılmayan Hürriyet Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Necati Zincirkıran, Sendika Haysiyet Divanı’na şikayet edildi. Haysiyet Divanı, Zincirkiran’ı sendikadan ihraç etti.

Fikir işçilerinin 10 Ocak direnişi, teknik servislerde çalışan işçilerle dayanışmanın ve izleyen yıllarda tek sendika çatısı altında birleşmelerinin yolunu da açtı.

BASINDA İŞÇİ – İŞVEREN İLİŞKİLERİ

Basında işçi – işveren ilişkilerinde yaşanan sorunlar her şeyden önce, Basın İş Kanunu ile gazetecilere sağlanan mesleki ve sosyal hakların uygulanıp uygulanmamasından kaynaklanmaktadır. Basın patronları, yasal hakları vermemek için her dönem ellerindeki tüm olanakları kullandılar.

Basın emekçisi mesleğin çilesiyle daha işyerine ilk adımını attığında karşılaşır. Basında demokratik sendikal örgütlenme geleneğinin son derece zayıf olması, basın emekçilerini mesleğe girişte kölelik koşullarını kabul etmek zorunda bırakmaktadır. Yasaya göre, staj süresi üç aydır, staj döneminde okulda öğrenilenlerin pratiği yapılır, stajyer sayısı yazı işleri kadrosunun yüzde 10’unu geçemez. Ama, okulunu bitirip mesleğe girmek için başvuran stajyer, öyle bir an gelir ki hep stajyer olarak kalacağını düşünmeye başlar, ümitsizliğe kapılır, staj süresi bitmek bilmez. Okulda öğrenilenlerin uygulamayla pekiştirileceği staj süresi, okulda geçirilen süreye yaklaşır. Stajyerler, işletmenin mali durumunun düzeleceği birgün işe alınacakları vaadiyle, ücretsiz köle ya da ucuz işgücü olarak iliklerine kadar sömürülürler. İşletmenin mali durumu bir türlü düzelmez!

Henüz mesleğe kabul edilmemiş adaylar için bitmeyen staj süresi, mesleğe kabul edilmiş gazeteciler için de ‘deneme süresi’ adıyla kâbusa dönüşür. Staj süresiyle deneme süresi arasında ayrım yapmayan yasa, işe alınacak gazeteci için deneme süresinin en fazla üç ay olmasını, deneme süresinin sonunda yazılı sözleşme yapılmasını öngörür. Deneme süresi, gazetecinin ve işverenin birbirlerini tanımaları için konmuş bir süredir. Ancak, uygulamada deneme süresi uzadıkça uzar, gazeteci işyerini vaktinden önce tanıdığı halde işveren gazeteciyi tanımakta geciktikçe gecikir. Gazetecinin ürettiği haber ve yazılar, çektiği fotoğraflar gazetenin derginin manşetini doldurur; ancak, resmen işe alınmak, özlemle beklenen kadroya geçirilmek, patronun ya da işveren vekili konumundaki yazı işleri müdürünün iki dudağı arasındadır. Deneme süresi ayları aşar, yıllara sarkar. İş müfettişlerinin denetimi yetersizdir. Gazeteci yazılı sözleşme ister, işveren ya da vekili, telif ya da açıktan ödeme yoluyla sigortasız çalışmayı dayatır, yazılı sözleşme bir türlü imzalanmaz. Resmen işe alınmadığı için gazeteci basın kartı da alamaz. Hele işyerinde toplu sözleşme düzeni yoksa, gazeteci hep kaçak işçi konumunda çalışmaya devam edebilir. Gazeteci İzzet Kezer, meslekte on yılı doldurduğu halde, 1992 Nevroz’unu izlerken öldürüldüğünde hâlâ kaçak işçi statüsündeydi.
Yasa uyarınca gazeteciye aylık ücretinin peşin olarak ödenmesi ve gecikmesi halinde her gün için yüzde 5 eklenmesi gerekir. Ancak, uygulamada ücretin peşin ödenmesi işverenin insafına kalmıştır; ücreti zamanında ödenen gazeteciler kendilerini şanslı sayarlar. Çünkü, işyerinin mali durumu hep “sıkıntılıdır, bir yerlerden para gelince durum düzelecektir.”

İşyerinde toplu sözleşme düzeni varsa, yani sendika işyerinde örgütlüyse bile geciken ücretlerin tahsilinde durum değişmez. Çünkü, 12 Eylül darbesinin getirdiği çalışma yasaları, örgütlü mücadeleyi ve sendikayı zayıflatmış, işçileri topluca mücadele etmek yerine tek tek mücadele etmek zorunda bırakmıştır. Bir türlü ödenmeyen ücret için son çare mahkemedir, ama bunun için sendikaya ya da doğrudan mahkemeye başvurmak, işten atılmaya davetiye çıkarmaktır. Çünkü, darbeden önce, uygulanmayan toplu sözleşme hükümleri için sendika kendiliğinden harekete geçebilirken, darbeden sonra sendikanın harekete geçmesi, işçinin başvurusuna bağlıdır. Alacağının ödenmesi için başvuran gazeteci işten atılmasa bile mahkemeler, ücretin gecikmesinden gazeteciyi sorumlu tutabilirler. Mahkemeler, geciken ücreti ödemesi için gazetecinin ihtarname ile işvereni uyarmayıp, bu yolla işverenden haksız kazanç elde etmeyi amaçladığına karar verebilmektedirler.
Meslekte beş yılını dolduran gazeteci, işten çıkartıldığında her yıl için bir aylık ücreti tutarında kıdem tazminatı hakkına sahiptir. Ancak, gazeteci, meslekte beş yılının dolmasına az bir süre kala kendisini kapı önünde bulabilir ya da istifa ettiğini öğrenmiş olabilir. Çünkü, işe giriş sırasında tarihsiz bir istifa mektubu imzalamış olabilir. Ya da işyerinde gerilen çalışma ilişkisi, gazeteciyi “lanet olsun, siz beni atamazsınız, ben istifa ederim” tepkisine sürükleyebilir.

Aynı şekilde, askere gittiğinde aylığının yarısını alma hakkına sahip olan gazeteci de aslında istifa etmiş olduğu sürpriziyle karşılaşabilir. Yedeksubay olarak askere giden gazeteciye ordunun verdiği aylık işyerindeki aylığın altında kalırsa, işveren aradaki farkı ödemekle yükümlüdür. Ancak, bu yükü
mlülük de istifa sürprizine takılabilir. Esasen, genel uygulama olarak, askerliğini yapmamış gazeteci, iş yasası kapsamında çalışmak üzere kadroya geçirilmez.

Yasa uyarınca, gazetecinin günlük çalışma süresi sekiz saattir; fazla mesai için ücret ödenir, günde üç saatten fazla mesai yaptırılmaz; genel tatillerdeki çalışma için ücret yüzde 50 fazlasıyla ödenir; meslekte bir yılını dolduran gazeteciye dört hafta, on yılını dolduran gazeteciye altı hafta ücretli yıllık izin verilir. Ancak, gazeteci 24 saat üzerinden 365 gün işinin başındadır, işinin başında ölür. Abartı değil. Çünkü, “Kontak anahtarını kapatan sürücü, kazmasını bırakan işçi için dinlenme veya istirahate çekilme imkânı vardır. Gakat gazetenin fikir işçisi, düşündüğü, gördüğü, duyduğu için, sinemada, tiyatroda, hatta gece uykusunda bile işbaşında sayılır. Basın mesleğinde çalışanların yaş ortalaması 44 yıl 8 aydır. Şu halde basın mesleği yıpratıcı ve öldürücüdür.” (Yargıtay 10’uncu Hukuk Dairesi’nin kararı. Milliyet, 5 Mayıs 1988)
Yıpratıcı ve öldürücü mesleğin erbabı gazeteci, 24 saat kesintisiz süren yaşamın haberini yazma görevini, “mesai saatim doldu, zaten üç saatten fazla ek mesai yapamam, izne çıkacağım” diyerek savsaklama lüksüne sahip değildir. Fazla mesai işverenin iznine bağlıdır ve fazla mesai ücretini ancak, fazla mesai yaptığını belgelediği takdirde alabilir. İşveren fazla mesai belgesini imzalamamışsa bu da mümkün olmayabilir.

Gazeteci en az bir ay önce işverene yazılı ihbarda bulunmak kaydıyla iş sözleşmesini bitirme hakkına sahiptir. Bu hakkını kullanmasının önünde bir engel yoktur. Gazeteci, çalıştığı mevkutenin çizgisinde gazetecinin onuruna, şöhretine ve manevi çıkarlarına zarar verecek değişiklik olursa, ihbar süresini beklemeden istifa etme ve bu durumda kıdem tazminatı alma hakkına da sahiptir. Ancak, bu hak hemen hemen hiç kullanılmadığı gibi pek çok gazeteci böyle bir hakka sahip olduğunun farkında bile değildir.

MEDYADA KAST/PARYA İLİŞKİLERİ

Bir tarihlendirme yapmak gerekirse, Aydın Doğan’ın Milliyet gazetesini satın aldığı 1980 yılına değin basında holdingleşme süreci yaşandı. Bu tarihten sonra ise holdingler basın sektörüne girdi ve basın, medyaya dönüştü.

Başta da vurgulandığı gibi, yeni enformasyon teknolojilerinin elvermesiyle yeniden yapılanan basın medyaya dönüşerek, sermaye birikiminin sürükleyici sektörlerinden biri haline geldi. ‘Medya’nın ayırd edici karakteri sermaye cephesinde deregülasyon ve tekelleşme, emek cephesinde sendikasızlaşma, izleyici cephesinde magazinel içeriklere mahkumiyettir.

Tekelleşme, yatay, dikey, çapraz ve ultra çapraz olmak üzere dört türlüdür.
Yatay tekelleşmede, aynı türden medya işletmelerinin mülkiyeti az sayıda elde toplanır. Bir grup, birden fazla gazeteye, radyo ve televizyon kanalına sahiptir.
Dikey tekelleşmede, bir yayın organı, üretimin bütün aşamalarıyla aynı gruba aittir. Grup, izleyiciye sunduğu ürünün (gazete, dergi, radyo, televizyon) hammaddesinden pazarlamasına, haber toplamadan baskı ve dağıtıma kadar olan tüm aşamalarını kendi bünyesinde toplar. Böylece, maliyet ve fiyat düşüşü sağlayarak, diğer gruplara karşı rekabet gücü ve üstünlük kazanır.

Çapraz tekelleşmede, farklı türden medya işletmeleri (gazete, dergi, kitap, radyo, televizyon, sinema, internet, ajans) aynı grubun mülkiyetinde toplanır.
Ultra çapraz tekelleşmede ise grubun medya dışında da, akla gelebilecek her sektörde yatırımları vardır. Medya işletmeleri, kârı azamileştirmek uğruna, öteki gruplara ve gerektiğinde siyasi yapıya karşıya hem kılıç hem kalkan işlevini yerine getirir.

Bugün Türk medyası, başlıca tekeller olarak Doğan Holding (Aydın Doğan), Park Holding (Turgay Ciner), Çukurova Holding (M. Emin Karamehmet), Uzan grubunun mülkiyetini elinde tutan TMSF ve Doğuş Holding’in kontrolündedir. Bunların yanı sıra, aynı modelde daha küçük ölçekli, İhlas, Feza Yayıncılık ve Albayraklar gibi, İslamcı medya olarak adlandırılan gruplar vardır. Medya tekelleri, uluslararası iletişim tekelleriyle de bütünleşme sürecindedirler.

Geçmiş dönemin basın işletmelerinde (önem sırasına göre) devleti ve onun vasilik ettiği sermayeyi göz bebeği sayan bir “gazetecilik” anlayışı egemendi. Devlet, sadece sermayenin değil, bütün toplumun vasisi olduğu iddiasındaydı. Basın emekçilerine yasalarla kısmi haklar sağlanması bu vesayet iddiasının ürünüydü.
Sermayenin vasisi “baba devlet”, küreselleşme döneminde küçültülerek sermayenin hizmetinde “garson devlet” konumuna çekildi. Devletin dönüşmesine ve sermayenin yeniden yapılanmasına paralel olarak, tekelci medya işletmelerinde, (önem sırasına göre) sermayeyi ve devleti gözeten bir “gazetecilik” anlayışı egemen oldu. Küçültülen devlet, eski basın işletmelerinde kısmen uygulatabildiği iş yasasını medya işletmelerinde uygulama niyetini ve gücünü hepten yitirdi. Medya işletmelerinde, sendikasızlaşmanın da elvermesiyle, patron/işçi ilişkisini geride bırakan daha acımasız bir sömürü ilişkisi, kast/parya sistemi kuruldu.
(Hindistan’da sömürge dönemindeki toplumsal sınıf hiyerarşisi, önem sırasına göre, rahipler, derebeyleri ve savaşçılar, mülk sahipleri ve zanaatçılar, köylüler şeklindedir. Saf kast grupları dışında kalan, en aşağı tabakadan işçiler ve çiftlik uşaklarından oluşan toplumsal sınıflar ise parya olarak adlandırılır. Paryalar, bazı bölgelerde kent ve köylerin dışında yaşamak zorunda bırakılmak derecesinde aşağılanan toplum kesitidir. Mohandas Gandhi paryaları ‘Harican’ (Tanrının çocukları) diye adlandırdı ve parya sözcüğünün kullanılmasını yasakladı.

Hindistan’da anayasanın ilanından sonra paryaların durumunun iyileştirilmesi için pozitif ayrıcalıklar tanındı, harican olduğu gerekçesiyle bir kişinin dinsel, mesleki sosyal haklardan yoksun tutulması suç sayıldı. Ancak, kast gruplarının haricanlara kirli, murdar muamelesi yapmaları tamamen önlenemedi.)

Medyadaki modern kast sistemi en anlamlı pratiğini medya towers, plaza denilen görkemli yapılarda bulur. Medya işletmelerinde kast sistemi, salt medya emekçilerini değil, toplumun öteki sınıflarını da ekonomi, politika, ideoloji düzlemlerinde paryalaştırma amacına hizmet eder.

Medyada kast sistemi en en yalın şekliyle ücret politikasında kendisini gösterir. Bu bağlamda medyadaki ücret hiyerarşisi, toplumdaki kast/parya ilişkisinin de izdüşümüdür. (IMF Başkan Yardımcısı Anne Krueger’in Türkiye’de geçinmek için 270 dolar asgari ücretin yeterli olduğunu söylediği hep anımsanmalıdır.)

Medyadaki ücret skalasına ilişkin resmen açıklanmış bilgiler bulunmamaktadır. Bununla birlikte, Kuva-yı Medya dergisinin 12 Ekim 1998 tarihli 122’nci sayısında verilen ve yalanlanmayan tablo, yeterince açıklayıcıdır. Buna göre:

Güneri Cıvaoğlu, Milliyet, Kanal D 50.000 dolar
Fatih Çekirge, Uzan Ailesi 40.000 dolar
Ali Kırca, atv 40.000 dolar
Mehmet Ali Birand, EKO tv 30.000 dolar
Gülgûn Feyman, İnterstar 30.000 dolar
Aydın Özdalga, Kanal E 30.000 dolar
Ufuk Güldemir, İnterstar 25.000 dolar
Mehmet Barlas, Zaman 25.000 dolar
Reha Muhtar, Show tv 25.000 dolar
Savaş Ay, Yeni Yüzyıl, atv 20.000 dolar
Rauf Tamer, Sabah 15.000 dolar
(Kuva-yı Medya dergisinden aktaran Emre Kongar, Cumhuriyet, 22 Ekim 1998)

Bu tablo, yukarda adları geçen medya starlarının bir iş
letmeden diğerine geçerken milyon dolarla ifade edilen transfer ücreti aldıkları bilgisiyle daha da anlam kazanmaktadır.

Emre Kongar’ın aktardığı listede ücret tavanı 50 bin dolardır. Nezih Demirkent ise 100 bin dolar aylık alan “gazeteci” olduğundan söz etmektedir.

“Patronların onbinlerce dolar maaş verdiği gazeteciler ne tür bir katma değer sağlıyorlar acaba? Verilen paranın karşılığını katma değer olarak fazlasıyla geri alabiliyorlarsa mesele yok, ama alamıyorlarsa o zaman patron gazeteciyi satın almıştır demektir. Satın alınan adama da her istediğini yaptırabilirsin. İngiltere Kraliçesi’nin bile bir bedeli var, diye söylendiğine göre, demek ki, bu arkadaşlarımızın da bir bedeli var ve o bedel ödenince patron istediği her şeyi yaptırabiliyor. Ben Türkiye’de 100 bin dolar maaşı hak edecek ne gazeteci ne de bürokrat olduğuna inanıyorum.” (Aktaran Yeni Şafak, 11 Aralık 2000)

Demirkent’e göre, dünyanın hiçbir yerinde bu rakamlarda ücret alan gazeteci yoktur, bu paraları alan gazeteciler ya da yöneticiler bağımsız olamazlar, patronun çizgisini aşamazlar, bu denli yüksek ücretin bir kaynağı da kara paradır:
“Bazı gazetecilere onbinlerce dolar maaş veren patronlar her şeyi kayıt içinde mi gösteriyorlar? Hayır. Çünkü resmî evraklarda küçük bir rakam yazılı. Geriye kalan büyük bölümü hiçbir kayıt içinde gösterilmeden açıktan zarflar içerisinde veriliyor. Peki nereden geliyor bu para? Hangi kayıt altında tutuluyor? Ayrıca milyon dolarlık transferleri patronlar mı veriyor, yoksa birileri verdirtiyor mu? Asıl işin önemi burada yatıyor. Kara para da, kayıt dışı para da işte ortada.” (age)

Kongar ve Demirkent’in değindikleri tablo asıl olarak ücret skalasını tamamlayan, “AYDIN DOĞAN, MUHABİRİNİN MAAŞINI ÖĞRENMİŞ” başlıklı aşağıdaki haberle anlam kazanır:
“Evrensel (İstanbul), Marmara Üniversitesi’nde bir törene katılan Aydın Doğan’ın muhabirlerin maaşlarıyla ilgilendiği öne sürüldü. İnternette yayın yapan Süper Poligon sitesinin haberlerine göre, MÜ öğretim yılı açılışına katılan Aydın Doğan, çıkışta gazetecilerle sohbet ederken, kameramanlara dönerek, “Arkadaşlar kolay gelsin. Sizin işiniz de zor bu kameralarla. Omuzunuzda saatlerce taşıyorsunuz” dedi.
Bunun üzerine bir televizyon muhabiri, “Yük ağır ama maaşlar düşük” dedi. Başka bir muhabir de “En az maaşı Hürriyetçiler alıyor. 350 milyona çalışanlar var efendim” dedi.

Hürriyet lafını duymayıp sadece rakamı işiten Aydın Doğan, “Amma da azmış. Bu paraya çalışılır mı, çalışmasınlar. Kim veriyormuş bu maaşı” diye sordu.

Muhabirlerden “Hürriyet veriyor” cevabını alan Aydın Doğan çok şaşırdı ve “Allah Allah” diye kafasını salladı. Bunun üzerine Doğan kendisine soruyu soran muhabirin çalıştığı TV8 televizyonu yetkililerini arayarak “Bizde en az maaş alan 750 milyon lira alıyormuş. Yani 350 milyon liraya çalıştırdığımız kimse yok. 750 milyon lira da yeterli değil ancak şartlar şimdilik bu kadara yetiyor” dedi.

Bu arada Hürriyet gazetesinde yeni başlayan bir uygulamaya göre, çalışanlar arkadaşlarının performansına göre “not” veriyor. Medyatava sitesinin haberine göre ‘Kariyer Planı’ adı verilen uygulamayla birlikte, çalışanların üstleri ve altlarının, insan ilişkileri, performansları, habere yaklaşım teknikleri, alt ve üstleriyle ilişkileri hakkında düzenli olarak testler yapılacak ve not sistemiyle bilgisayar ortamına aktarılacak.” (Evrensel, 7 Ekim 2004)

Medya işletmelerindeki emek sömürüsü, ücretin düşük tutulmasıyla sınırlı değildir. Basın işletmesinde patron/işçi ilişkisi içinde gerçekleşen (bir önceki bölümde incelenen) sömürü, medya işletmesinde daha da katmerlenir.

Yasaya ve imzaladığı sözleşmeye göre, gazeteci yazdığı haberleri, çektiği fotoğrafları, çizdiği karikatürleri, ürettiği yorumları başka bir işyerine veremez; işveren de kendi gazetesinde çalışanların ürettiklerini, ücretini ve sigorta primini ödemeden başka basın organlarına veremez. Ancak, yatay, dikey, çapraz tekelleşme cangılında işveren bu yasağa aldırmaz. Gazetecileri kendi grubunun ajansında istihdam ederek, ‘haber havuzu’ oluşturur. Grubun gazeteleri, dergileri, radyoları, televizyonları, gazetecinin haberini hiçbir ücret ödemeden ayrı ayrı kullanırlar. Böylece bir koyundan bir değil birkaç post çıkarılır.

Medya işletmesinde istihdam edilen gazeteci kimi durumlarda resmi olarak patronun hangi şirketinde çalıştığını da bilmeyebilir. Çünkü, gerçekte var olan tek işletme içerisinde taşeron sistemi uygulanır ve patronun yakınları adına kâğıt üzerinde kurulu birçok işletme vardır. Gazeteci resmi olarak gölge şirketlerin herhangi birinde istihdam edilmiş olabilir. Sözleşmeye imzasını attıktan sonra gazetecinin resmen çalışıyor gözüktüğü şirketle tek ilişkisi, grubun bankasında adına açılmış hesaba yatırılan ücretini almaktan ibarettir. 212 sayılı yasa kapsamında belli sürelerin dolmasına bağlı haklarının engellenmesi için, gazeteci zaman zaman istifa ettirilerek, başka bir taşeron şirkette yeniden işe alınır, sözleşme yenilenir.

Medya işletmesinde sömürünün başka bir yolu, çifte bordro uygulamasıdır. Gazetecinin gölge şirketle imzaladığı resmi sözleşmede gerçek ücreti değil, asgari ücretin biraz üzerinde farklı bir ücret rakamı yazılıdır. Gazeteci işten atıldığında ödenecek kıdem tazminat ve ihbar tazminatı, resmi sözleşmedeki bu düşük ücret üzerinden hesaplanır. İşveren bu yolla kıdem ve ihbar tazminatı yükünü azalttığı gibi, sigorta primi yükünü de hafifletmiş olur. Düşük ücret üzerinden sigorta primi ödenmesi, gazetecinin emekli aylığının da düşük kalmasına yol açar.

Gazetecinin sigortasız çalıştırılmasına medya işletmesinde de devam edilir. İşveren insafa gelip gazeteciyi sigortalı çalıştırmayı kabul etse bile yasaya karşı hile yaparak, iki ayrı sözleşme imzalatır. Basın kartı almak için 212 sayılı yasa kapsamında göstermelik bir sözleşme imzalanır. Asıl sözleşme ise genel iş kanunu kapsamında düzenlenir. Gazeteci 212 sayılı yasanın sağladığı haklardan yoksun kaldığı gibi emeklilik süresini de uzatmış olur. Çünkü, 212 sayılı yasa kapsamında çalışan gazeteci, meslekte geçen her yıl için üç ay itibari hizmet süresi kazanır. Yani sigortalılık süresine her yıl için üç ay eklenir. Örneğin, 20 yıl fiilen çalışıp emekliliğe hak kazanan gazetecinin emekliliğe esas prim gün sayısı 25 yıl olarak hesaba alınır. Medya işletmesinde 4857 sayılı yasa kapsamında çalıştırılan gazeteci, itibari hizmet süresi hakkından yoksun kalır.

Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın araştırmasına göre, 1998 yılında Doğan grubuna ait Hürriyet ve Milliyet gazeteleri ile Bilgin grubuna ait Sabah gazetesinde fikir işçisi olarak çalışan iki bin beş yüz elli kişiden 212 sayılı yasa kapsamında çalışanların oranı yüzde 10’u dahi bulmuyordu. (TGS, 1995-1998 Yönetim Kurulu Çalışma Raporu. S: 136)

Gazetecinin 212 sayılı yasa kapsamı dışında çalıştırıldığı, yakın bir örnek olarak, Çağdaş Gazeteciler Derneği Akdeniz Şubesi’nin başvurusu üzerine iş müfettişlerinin Antalya’da yaptığı taramada bir kez daha ortaya çıktı. Antalya kent merkezinde görev yapan 180 kadar gazeteciden yaklaşık üçte birinin 212 sayılı Basın İş Yasası kapsamında, üçte birinin 4857 sayılı İş Yasası kapsamında, üçte birinin ise sigortasız olarak çalıştırıldığı belirlendi. İş müfettişlerinin denetlediği işy
erlerinden Doğan Haber Ajansı’ndaki (DHA) 21 gazeteciden sadece 9’unun Basın İş Yasası’na göre sigortasının yapıldığı, 12 gazetecinin sigortasız çalıştırıldığı tespit edildi. Bu tespit üzerine bundan sonra sigortasız gazeteci çalıştırmama kararı alan DHA Antalya Bölge Bürosu’ndan 7 gazetecinin işine son verildi, 5 gazetecinin sözleşmeleri Basın İş Yasası’na göre yenilendi.

Plazalarda çalışan gazeteci, düşük ücretle, sendikasız, sigortasız çalıştırılarak sömürülmenin yanı sıra plazanın çalışma kampı atmosferinde havasız bırakılarak, aşağılanarak ayrıca ezilir. Kentin sosyal ortamından yalıtılmış, kentin dışında ihata duvarıyla çevrili, sıkı güvenlik önlemleriyle korunan, çalışanların her adımını görüntüleyen kameralarla donatılmış, adım başı silahlı muhafızların kol gezdiği plazalarda yönetici kastın giriş çıkış yaptığı kapılar, kullandıkları asansörler, barındıkları katlar, yemek yedikleri mekânlar bile ayrıdır. Dev binaların insanda yarattığı hiçlik duygusu işten çıkarmalarda daha derin yaşanır. Toplu işten çıkarmalarda ilk atılacak biri olacağı korkusu içindeki gazeteci, sabah işyerine geldiğinde ya da öğle tatili için çıkıp döndüğünde, manyetik giriş kartı turnike tarafından reddedilince nihayet işten atılmış olduğunu öğrenmiş olur. Özel eşyalarını almak için ziyaretçi kartıyla ve işyeri güvenlik görevlisinin eşliğinde giriş yapmak zorunda kalır.

Tek tek veya topluca işten çıkarmak, ağır çalışma koşulları ve sendikasızlıktan sonra medyada tekelleşmenin, özellikle kriz dönemlerinde gazetecilere çıkardığı en ağır faturadır. Olağan dönemde de zaman zaman gazeteciler işten çıkartılır ve yerlerine daha düşük ücretle yedek medya proleterleri işe çağrılır.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu, CHP Milletvekili Hasan Aydın’ın soru önergesini yanıtlarken, 2003’ten 2004’e kadar geçen bir yıllık dönemde, Türkiye çapında basın-yayın kuruluşlarında işten çıkartılanların ya da ayrılanların sayısını 6 bin 78 olarak açıkladı. Başesgioğlu, “İşten çıkarılanların 3 bin 486’sının kendi isteği ile istifa, 797’sinin tazminatlı fesih, 649’unun işyeri devri, 484’ünün transfer, 192’sinin askerlik, 179’unun emeklilik, geriye kalan 291’inin malulen emeklilik, ölüm, evlenme, işin askıya alınması, işverenin veya işçinin ahlâk ve iyi niyet kurallarına aykırı davranması, disiplin kurulu kararı ile fesih, devamsızlık, işe ara verme, işin sona ermesi, işyerinin kapanması, staj bitimi, deneme süresi bitimi ve statü değişikliği gibi nedenlerle işlerini bırakma durumunda kaldığı belirlenmiştir” dedi. Bakan Başesgioğlu, aynı dönemde basın yayın kuruluşlarında işe başlayan işçi sayısının ise 7 bin 714 olduğunu bildirdi. (Cumhuriyet, 19 Nisan 2004)
İşten atılmak açlığa mahkum edilmektir. Çünkü, grubun öteki gazetelerinden, dergilerinden, radyo ve televizyonlarından da atılmış olur. Ancak, öteki gruplara ait yayın organlarında iş bulma şansı da yok gibidir. Çünkü, tekelci gruplar arasında, varlığı kabul edilmese de ve elbette yazılı olmasa da fiilen uygulanan bir “attıklarımızı almayın” anlaşması vardır ve bir gruptan atılan gazeteci öteki gruplarda işe alınmaz. Hatta, dağıtım ağını da elinde tutan tekelci grup yöneticileri, “dağıtım problemi yaşayabilirsiniz” uyarısıyla, işten attıkları gazetecinin tekelci gruplar dışında kalan küçük işyerlerinde işe girmesini de önleyebilmektedirler.

Son yıllarda gazetecileri daha da sömürebilmek ve baskı altına alabilmek için medya işverenleri, 212 sayılı yasayı tamamen hiçe sayan yeni tip iş sözleşmesi modellerini gündeme getirdiler. Yeni tip iş sözleşmelerine fikir ve sanat işleri için telif ödeme maddesi konarak ya da fikir ve sanat işleri için telif esasına dayalı ayrı sözleşme yapılarak ücret düşürülmekte, bu yolla sigorta primi, ihbar ve kıdem tazminatı yükü azaltılmaktadır.

Yeni tip sözleşme uygulamasına Doğuş Holding bünyesindeki NTV’de başlandı. Geçmişe ilişkin alaçaklarının olmadığı yolunda hüküm içeren yeni sözleşmeyi imzalamak istemeyen 6 gazeteci önce izne çıkarıldı, izin bitiminde işlerine son verildi. İşe iade davasında mahkeme, işten atılan gazeteciler lehine karar verdi.
Sabah grubunun ve ATV’nin Park Holding’e geçmesinden sonra aynı uygulama bu işyerlerinde gündeme geldi. Yeni tip sözleşmeyi imzalamak istemeyen gazeteciler bir de sürgüne gönderildiler. Yeni tip sözleşme, 2004 yılı sonlarında Doğan Holding bünyesindeki medya işletmelerinde de çalışanların önüne kondu; çalışanlar, sendikasızlık ortamında haklarını daha da kısıtlayan uygulamaya direnme gücü bulamadılar.

Gazetecinin sözleşme hükümlerine aykırı hareket etmesi halinde para cezası ödeyeceği hükmüne de yer veren yeni tip sözleşmelerde, gazetecinin yazdığı haber ya da yazı nedeniyle işletmenin tazminat ödemeye mahkum olması halinde, tazminatın işverence saptanacak bölümünün gazeteci tarafından ödenmesi de öngörülmektedir. Oysa gazeteci işverenin tam denetimi altındadır ve yazdığı haber kendisinden çıktıktan sonra, işletmenin çıkarı doğrultusunda, muhabirin bilgisi ve onayı dışında bambaşka bir içerik kazanabilmektedir. Yazdığı haberin mutfaktaki serüveni karşısında gazeteci öyle çaresizdir ki, kimi zaman kendi haberini tekzip etmek zorunda kalabilmektedir.

Örneğin, Hürriyet gazetesinin 18 Şubat 2003 tarihli sayısında, İstanbul’a vali olarak atanan Muammer Güler ile ilgili bir haber yayımlandı. Haberde, valinin iki belediye başkanını “fırçaladığı azarladığı” belirtiliyordu. Aradan beş gün geçtikten sonra, haber tekzip edildi. Ancak, tekzip “fırçalanan azarlanan” belediye başkanlarından ya da validen değil, haberin muhabirinden geldi. Muhabir Mustafa Kınalı, kendi haberini tekzip ederken, “İmzalı haberim beni çok üzdü. Ne Vali Güler kimseyi fırçalamış, azarlamış, ne de haberde tarafımdan böyle bir ifade kullanılmıştır” dedi.
Hürriyet gazetesi yönetimi de muhabiri tarafından tekzip edilen haber için “Maalesef maksadı aştı, hata oldu” diye açıklama yaptı. Muhabiri tarafından tekzip edilen haberde aşılan maksadın ne olduğu ise bir türlü anlaşılamadı.

Muhabir kendi haberini tekzip etmek zorunda kalabilirken, işverenin tazminat cezası getiren haber ve yazıdan dolayı muhabiri cezaya ortak etmek istemesi her türlü ahlâk ölçütünün dışına taşmaktadır.

Medyada basın emekçilerini baskı altına almak için son yıllarda gündeme getirilen bir uygulama da yeni tip sözleşmeleri imzalamak istemeyen gazetecilerin sürgüne gönderilmesidir. Sürgün uygulaması ilk olarak, medya tekellerinden önce kamu kuruluşu niteliğindeki Anadolu Ajansı’nda başlatıldı. 15 Mart 2001 tarihinde imzalanan toplu sözleşmeye, “Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik koşullar nedeniyle, emeklilik hakkını kazanmış olan personel, 1 Nisan 2002 tarihine kadar, bu toplu sözleşmenin 12’nci maddesindeki ‘ilinin değiştirilemeyeceği’ hükmü kapsam dışında tutulur” şeklinde geçici bir madde eklendi. Ajans yönetimi, sözleşmenin imzalanmasından hemen sonra, geçici maddeye dayanarak, sendika üyesi 40 kişiyi emekliliğe zorladı. Kabul etmeyenler, Doğu ve Güneydoğu illerine atandı(!). Bazı çalışanlar atama yerine ulaştıkları gün başka ile atandılar. Sonuçta sendika üyesi 40 çalışan sürgün ya da zorla emeklilik yoluyla işten atıldı.

Sürgün uygulaması daha sonra Park Holding bünyesindeki Sabah ve ATV işyerlerinde gündeme geldi. 212 sayılı yasayla çelişen ve geçmiş dönemden alacağın

© CopyLEFT Sendika.Org'un tüm yazılı ve görsel içeriği kaynak göstermek koşuluyla özgürce kullanılabilir.

WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann
Scroll to top